|
Bir yaz gecesiydi. Uzunyayla’nın müzmin soğuğuna hazırlıksız yakalanmış, söyleniyorduk, “Ağustosun ortası!” diye… Köyün özlemini gideriyorduk çeşme başında kana kana yudumlayarak suyu. Bir mızıka sesidir alıp yürümüştü taze ot kokusunu. Nicedir duymadığım, hazin çocuksuluğumun sesiydi bu; tanımıştım.
Anlatamayacağım, hatta benim de anlayamadığım, karmaşık hisler doğuverir yüreğimin ucunda, ne zaman bu ezgileri duysam… Vuslat sevinci gibi bir şey işte; bir avuç buğday gibi, yağız bir at gibi, bir Çerkes peyniri ya da bir tabak psıhalıve gibi… İşte öyleydi o gece de, öyle hissetmiştim yani.
Ellerimizi ovuşturarak, koşarcasına dalmıştık “cegu”un yapıldığı ağıla… Tıka basa doluydu içerisi, barut kokusu vardı; hasret kokusu da… Yere serpilen samanın genzi yakan tortusuna alıştıktan sonra açabilmiştik ancak gözlerimizi. Ve ilk onu görmüştüm.
Bakışları mülteci…
Güzeldi. Ya da bana öyle gelmişti; bilmiyorum. Çerkes kızlarına has ulvi bir zarafet sezmiştim vakur duruşunda. Boyu uzundu. Elleri küçüktü, simsiyahtı saçları. Mağrur bir eda ile gülümsüyordu; sanki gece yanıyordu gamzesi her doğduğunda. Atımın terkisinde düşledim sevdasını bir an. İrkilip uyandım birden; yıldızlar düştü sanki yanaklarına, başını eğdi. Simsiyahtı gözleri.
Bakışları mülteci…
Kimdim, neydim, neredeydim, kalbimi sıkan bu tarifsiz el kimindi..? Unutmuştum adeta benliğime ait her şeyi. Tüm bildiklerim silinmişti beynimden kendime dair, yeniden doğmuştum sanki. Olanların adını koymaya çalışırken, cegu alanının ortasında buluverdim ruhu bilmem nerelerde gezinen cismimi. Neden sonra kendime geldiğimde, karşımdaydı; kafe oynayacaktık.
Asi adımlarla yaklaşıyordu bana, kartal bakışı kadar sert bir gurur yanıyordu gözbebeklerinde. Engin bir nezaketle dengeliyordu savaşçı hırçınlığını. Bir prenses edasıyla kaldırarak başını, gözlerini sürünce kirpiklerime, duraklıyordum elimde olmaksızın. Tam tarifi yoktu bunun; bazen içimde bir serin pınar kaynıyordu, bazen de bir cehennem alıyordu tenimi.
Bakışları mülteci…
— Adighaaqham wixuedes dexe. (Adige’lik gibisin güzel kız.)
Böyle fısıldamıştım onu selamlarken. Nereden çıkartmıştım, nasıl bulmuştum bu lafı, nasıl birden bire cümle kuruvermiştim, dilim nasıl dolaşmamıştı… Bilmiyorum. Önceden de düşünmemiştim aslında, bir anda söyleyivermiştim; öylesine çıkmıştı ağzımdan. Gülümsemişti. Başını öne eğmişti hafifçe, Seteney edasıyla cevap vermişti; zarif, nazik, asil… Hoşuna gittiğini hissettikten sonra rahatlamıştım ancak, ne dediğimden bile emin değildim çünkü aslında. Kirpiklerini yere serip kaçırmıştı gözlerini.
Bakışları mülteci…
Evet, Adighaaqha gibiydi. Çünkü beni Seteney’e götürüyordu. Çünkü Adiyif misali ışık oluyordu o karanlık gecede. Saygıyı yaşıyor, yaşatıyordu. Sürgüne benziyordu gamzeleri. Benim mutluluktan sürülüşüm oluyordu her kaçamak gülümseyişi. Evet, Adighaaqha gibiydi o, bir atın şahlanışında kokan cesaretti adımları. Sosrique’nin çektiği acıydı belki bir gencin avucuna kondurduğu yürek sancısı; kutsaldı onun adına çekilen her dert. Belki de devlerle savaşan o kahramanın ateşini çalmıştı gözleriyle. Bir thamadenin sabrıydı, öğreticiliğiydi; ya da bir delikanlının acemiliği…
Adighaaqha gibiydi.
Bakışları mülteci…
Düşündükçe büyümüştüm adeta, aklımı toparlamıştım. Onu seyrederken varmıştım tüm bunların farkına. Demek ki gizli bir güç söyletmişti o cümleyi; demek ki bir mucizeydi bu karşılaşma. Ve bir karar verdim; O, içimde saklı kalacaktı. Onu her şeyiyle kendime saklayacak, kendimde yaşayacaktım. Ne uzağımda kalacaktı, ne de çok yakınımda olacaktı. Ama yaşayacaktım işte, son nefesime kadar!
Tıpkı Adighaaqha gibi.
Bakışları mülteci…
_________________ BİR AVUC TOPRAK DÜNYA DÜNYA BIR AVUC KAFKASYA
| En son Kafkasya tarafından, Cmt Kas 15, 2008 12:30 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 değişiklik yapıldı. |
| Başlıklar büyük harf lütfen |
|