[phpBB Debug] PHP Notice: in file /includes/session.php on line 2167: Array to string conversion
[phpBB Debug] PHP Notice: in file /includes/session.php on line 2167: Array to string conversion
[phpBB Debug] PHP Notice: in file /includes/session.php on line 2167: Array to string conversion
[phpBB Debug] PHP Notice: in file /includes/session.php on line 2167: Array to string conversion
[phpBB Debug] PHP Notice: in file /includes/functions.php on line 4370: Cannot modify header information - headers already sent by (output started at /includes/functions.php:3542)
[phpBB Debug] PHP Notice: in file /includes/functions.php on line 4372: Cannot modify header information - headers already sent by (output started at /includes/functions.php:3542)
[phpBB Debug] PHP Notice: in file /includes/functions.php on line 4373: Cannot modify header information - headers already sent by (output started at /includes/functions.php:3542)
[phpBB Debug] PHP Notice: in file /includes/functions.php on line 4374: Cannot modify header information - headers already sent by (output started at /includes/functions.php:3542)
 ÇERKES SORUNU VE SORUNLU ÇERKESLER




ANASAYFA  |   KAYIT OL  |   SOHBET  |   ÇERKES MÜZİKLERİ  |   ÇERKESBUL  |   SÖZLÜK  |   LİNKLER  |   KİRİL KLAVYE  |   BASINDA ÇERKESLER  |   SİTENE EKLE  |   İLETİŞİM

ÇERKES SORUNU VE SORUNLU ÇERKESLER

ÇERKES SORUNU VE SORUNLU ÇERKESLER

İleti PauKaF » Çar Arl 14, 2011 8:26 pm

ÇERKES SORUNU VE SORUNLU ÇERKESLER

Varlık bilimini inceleyen insan için sorunun başlangıç temeli maddenin aslında var olup olmadığı konusunda düğümlenmektedir. Öyle ki etrafımızda gördüğümüz şeyler aslında bizim iç algı dünyamızda şekil bulan nesnelerdir.

İnsan duyu organları aracılığıyla keşfettiği nesneyi, bu duyu organlarına bağlı sinir sistemleri ile algılar. Mesela gözümüz baktığı nesneden yansıyan ışık ışınlarının (foton) gelerek kornea ve iris tabakasından süzülerek buradan retina üzerine ters düzlemde düşmesi ile görme dediğimiz algı hareketini başlatır.

Kornea da yansıyan fotonlar buradaki sinir uçlarını harekete geçirerek, henüz tam anlamıyla kavrayamadığımız şekli ile nesnelerden yansıyan, miktarı ve türevi değişik fotonları her biri bir diğerinden farklı olmak kaydıyla elektrik sinyaline dönüştürerek sinir sistemi boyunca ilerletir.

Oysa sinir sistemi yekpare değildir, ara iletim hatlarında ki aktarma hücrelerinde bu elektrik sinyalleri aralıklarla kimyasal enerjiye çevrilir, aktarma tamamlandığında ise yoluna elektrik sinyali olarak devam eder.

Neticede beynimizin arka tarafındaki görme bölümüne gelen bu elektrik sinyali son kez biyonükleer diyebileceğimiz bir reaksiyon sonucunda vücut bularak baktığımız nesnenin ne olabileceğini kestiririz, yani yaklaşık olarak algılarız.

Yalnız işlemin kati sonuca ulaşabilmesi, baktığımız nesne hakkında tam olarak algı sahibi olabilmemiz için, reaksiyon sonucunda kestirme olarak değerlendirilen bu yarım sonuç, beynimizin anın milyonda biri bile olamayacak bir hızda gerçekleştirdiği önceden yerleşik bir tür kod sistemi ile yerleşik arşiv taraması ile netleştirilir.

Ve sonuçta biz baktığımız nesneyi adı konmuş bir şekilde algılarız. Bütün bu algılama süresi boyunca ne organlarımızın nesneyi algılamasını, ne sinir sistemimizin hareketlerini, elektriki, kimyasal, biyonükleer tepkimelerden, ne de beynimizin mükemmel arşiv taramasından haberdarızdır.

Varlık bilimi için işi karmaşık hale getiren insanın artık basite indirgenmiş bu doğal refleksi hareketleri değildir elbette. Onlar için asıl sorun algıda yerleşik bu düzenin gerçekten maddenin varlığına bir delil teşkil edip etmeyeceğidir.

Çünkü bütün işin sonuçlandığı algı merkezi yani beyin, aslında zifiri derecede karanlık, ölüm derekesinde sessiz, tatsız, kokusuz, hiçbir temas noktası olmayan bir yerdir. Yani bütün dünyayı bize algılatan organımız aslında tüm dünyadan, her şeyden soyutlanmış, izole edilmiş bir şekilde yaşamaktadır.

Diğer bir deyişle bütün kâinat işte bu saklı kutunun içinde var olmaktadır. Dönüp kendimize baktığımızda dahi, her hangi bir ortamın içinde kendimizi konumlandırdığımızda, var olduğumuzu algıladığımız her halükarda dahi aslında bu algılama seansı, beynimizin içinde gerçekleşen bir dizi yaşamsal doğal reaksiyonun özeti olmaktadır.

Madde ve var olma kaygısı karşısında insan, bu büyük keşmekeşten ancak bakış açısındaki boyutları çoğaltarak kurtulabilir. Bunun adına da hayat diyoruz. Hayat diyoruz çünkü insan madde ve onun antidotu kıvamındaki yokluk arasında can buluyor.

Bütün bu var olma olasılığı olan madde türevleri ile onları yok etme gücüne sahip arka plan unsurların toplamından ibaret olan boyutlara sahip olmak şartıyla insan varlığını tescil edebiliyor. Bu yüzden insan varlığı madde, mana, mantık ve zamanın teşkilatından mürekkep bir varlık.

İnsan bakıp algıladığı herhangi bir nesnenin tanımlamasını mantık algoritması kendi içinde kayıtlı olmak kaydıyla cisimleştirip adını koyabiliyor, aynı düzlemde paralel iş görerek bu cismanileştirmeye mana katarak sınıflandırıp kararlı hale getirerek derinleştiriyor ve kendi zaman nüfuzunun istemiyle ona süreklilik katıyor, gereğinde sahipleniyor, gereğinde onu değiştirebiliyor.

Zaman sayesinde hayatın bir yerine konumlandırarak hayat veriyor. Bu yönü ile zaman, akıl gibi, mana gibi yalnızca insani vasıflara sahip olan bir değerdir.

Hayatı anlamlandırmada ellerimizin, kalplerimizin, irademizin büyük boşluğunu ancak sağlıklı düşünce üretimi ile doldurabiliriz. Neticede saf bir insan modeli olarak ortaya bırakıldığımızda, hiç tahmin etmediğimiz kadar kafalarımızın içi o kadar boş, o kadar sessiz ve bir o kadar da kör karanlıktır. İçeriye ışığın sızması, var oluş adına kendimizde bir ses üretimi için, doğuştan açık asli algılama kanalları, hem insani hem milli kaydı hayat varoluş kuralları ile bakmamız gerekir. Bu kurallar, tarihsel kodlar, bu kati var olma iradesi, milli bilinç, bilinçsizce veya kasten aşındırıldığında, insanı bekleyen fert olarak depresyondan muzdarip, kırık dökük, sonuçta hiçlikte neticelenecek bir hayat süreci ve millet olarak ise tarihsel bunalımlarını bir türlü üzerinden atamamış, kendisinden başka milletlerin gelişip yükselmesi için onların topraklarına gübre olmuş bir yok oluş sürecidir.

Ama bu sadece bir yok oluş sürecidir. Kendini tarihi, sosyal, kültürel ve siyasal bir özne göremeyen, görmeyen, gördürülmeyen bir milletlerin hayatı, yok oluş sürecini tersine döndürecek kuvveti kendinde üretemez. Bunun için insan kendi varlığını kabul ediyorsa, milletinin varlığını da kabul etmeli, hayatı ve onun idamesini bu değerler kümesi üzerine inşa etmelidir. Toplum tasavvuru bu yönü ile madde ile var oluş arasındaki kavganın gözlemcisi olan ve bir yerde taraflılığı veya tarafsızlığı ile onların arasındaki ilişkiyi şekillendiren insanın, cismani algılama reaksiyonlarının tam tersi bir düzlemde ve bizatihi insan tarafından içerden dışarı doğru yaratılan olgulardır. Bu yönü ile bireysel veya milli kimlikler siyasaldır ve dışa dönüktür. Nasıl ki beynimizde yaşadığımız ülkelerin yasal veya kültürel normlarını değerlendirip kendi ontolojimizi bu sancı üzerine kurup tanımlıyorsak, herhangi bir uyuşmazlık anında ise bireysel hak ve özgürlüklerimizi savunma reflekslerimizi harekete geçirebiliyorsak –ki kişinin hakkını gücü yettiği oranda savunması her türlü iyi ahlak anlayışının başıdır- milli meselelerde de bizden önce üretilip bize aktarılan bir takım var oluş kodlarının, kolektif yaşanmışlıkların, tarihi ve kültürel öznelliğin, her şeyden önemlisi ise bundan sonra da birlikte yaşama arzumuzun tetiklediği ve başka türlü hayatların bize yarar getirmeyeceğine olan inancın adına milli bilinç denen irademizin sayesinde ama çok daha büyük ölçekte kurduğumuz toplum tasavvurumuz içinde bir tasarımda bulunuruz. Bu tasavvur tefekkürü, yönelişi kişiyi tarihin zaman derinliği ve kültürün objeliği içinde kimlik sahibi yapar. Bu tasarımın adı milliyettir. Bu yorumu şu şekilde özetleye biliriz kanısındayım, pencereye bakmakla, pencereden bakmak farklı şeylerdir. Bir cisme bakanların tümü birden aynı şeyi görmez, hatta aynı nesneye bakanların adetlerince pek çok farklı yorum yapması olağandır. Daha da ileri gidersek sırf pencereye bakarak, içeride olabilecekler hakkında aynı yanılsama içine topluca düşenler veya toplumu büyük bir yanlışı benimsemiş hale getirmek isteyenler, genelde uyarı noktası odak olma konumunda duranlardır. Toplumun geleceği üzerine herhangi bir kaygı taşımayan bu tür klikleri görev başı yaptıran etkenler değişik olsa da temelde, var olan gidişatın tersine düzenlemelere mutlak direnç gösterilmesi gerektiği telkininde bulunan ve hedef alınan toplumun yok olması konusunda söz birliği edinilen organik yani çıkar ilişkileri ile çevrili güç çevreleri ve görece statik fakat sirayet edilen toplumun zayıf hatları olarak belirginleşen, artık karmaşıklaştırılmış –veya karmaşık gözükmesi istenmiş- toplumsal ilişkilerinin (akrabalık bağları gibi) tetiklediği korkuların sürekli gündeme taşınması veya edilgen konformist tavır zafiyetleri olabilir. Toplumsal var oluş refleksi ile hareket edenleri bu bağlamda pencereden bakanlar olarak konumlandırmak gereklidir, ikisini birbirinden ayıran temel dürtü, ilkinin önceliği mutlaka ama mutlaka statükonun muhafazası gerektiği –çünkü ontolojik olarak kendi var oluşları halkın yok oluş sürecinin sorunsuz nihayetlendirilmesine endekslidir-, diğerinin önceliği ise toplumsal ortak gelecek kaygısıdır. Hareket sığası bazen başkaldırı ile neticelenen gruplaşmalar, bazense bugün için Çerkes toplumunun genelinde olduğu gibi kayıtsızlıktır. Kayıtsızlıktan en çok memnuniyet duyanlar ise tabiî ki halkın refleksif olabilecek yaşamsal tavırlarını ve milli kaygılarını Çerkes halkı ile ilintisiz konularda sonuçsuzca yoğunlaştırmaya çalışanlar.

Düşüşte olan toplumların handikapları ve iradesizlikleri bu noktadan sonra bariz olarak açığa çıkar. Çünkü başka sistematikler hesabına yok oluş sürecindeki halkın toplumsal kontrol mekanizmasını işletenler illüzyon varı olarak bu yanılsamanın herkes tarafından kabul olunduğu imajını etrafa yayarlar. Şuurlarının gerisindeki ünlemleri gizleyerek savundukları düşüncelerin doğruluğunu teyit için hiçbir zahmete girmedikleri gibi, yanlışlığı açığa çıkan çıkarımları içinse karşı çıkanları bariz karalama çalışmalarının peşine düşerler. Çalışma sitilleri bu şekildedir. Nasıl ki elinden geldiğince hakkını savunmayan insan ahlaki vasıflarının önemli bir bölümünü –belki tümünü- bu iradesizliği ile kaybetmişse, milli meselelerde ki yanılsamalara, hatalı kodlamalara, geçersiz kimliklendirmelere, yok oluş sürecini işleten ve gözle görülür bir şekilde gelecek için olumsuz sonuçlar doğuracak tanımlamalara sesiz kalanlar da o milletin belalıları, hamiyetsizleridir.

Bugünlere geçmişteki tarihsel bunalımlarımızla (Çerkes Sürgünü) birlikte yaşayarak ama yaralı bilincimizi tamir ederek ulaştık. Ve halen o şekilde yaşamaktayız. Eğer bilincimiz tarihsel bunalımlarımıza katlanmış olsaydı, bugün için bizler Çerkes Sorunu diye bir şeyi tartışıyor olmazdık. Değişimlere ayak uydurabilir, tarihin bunalımlı sayfalarını açılmamak üzere kapatabilir, kısacası yaşadığımız gibi inanabilirdik. Oysa farkındalığın üzerine farz olduğu insan böyle yapamaz. Hayata ve var oluşa Çerkes gerçeği penceresinden bakan insan yaşadığı gibi inanmak şöyle dursun, inandığı gibi yaşamak zorunluluğu duyar. Durum böyle olmayınca Çerkes Sorunun üzerini örtmeye çabalayan bütün çalışma halleri, dayanak noktası bulamayan –en azından geçer akçe bir nedenselliğe dayanamayan- mevcut durumu kabullenici telkinler ve içerden gelen asimilasyoncu statükonun zeminine yamalanmaktadır. Öte yandan bu görmezden gelmeci tavırların ve gizli inkârcılığın oluşturduğu sığ zemin, var olmak isteyen toplumun içinden türeyen yeni süreçlerin, küresel anlamda yeni yönelişlerin ağırlığını kaldırmamakta, kesinlikle benimseyememekte bundan ötürüde çaresizliğini yeniden üreterek tedavüle sokmaya çabaladığı yanılsama kavramlarla gidermeye çalışmakta bu ise halk ile toplum temsilcisi hüviyetine soyunan kurumlar arasında açık bir yara halini almış olan bilinç uçurumunun daha da büyümesi ile neticelenmektedir. Bu noktadan itibaren –aslında başından beri- Çerkesler ve Çerkeslik için sorun haline gelen ve bunu kurumsal kimlikleri ile sabitlemiş bir ‘’Sorunlu Çerkesler’’ zümresi ile karşı karşıya gelmekteyiz. Kurumsal kimlikleri milli kimliklerinin her daim önünde yer alır. Bunun temel nedeni ise kurumsal kimliğe verilen değerin, kitle ile arasında olan uyuşmazlıkta, kurumun kendi kontrolünde olmayan herhangi bir toplumsal kitleye karşı yaptığı tanımlama yanlışlığı ile alakalıdır. Kurumsal kimlik yüksek kültür fiyaskosu ile statü verdiği ve dolambaçlı yollardan içinde erittiği zümreyi bir arada tutabilmek adına hemen her zaman yaptığı gibi, kontrol dışındaki ana kitleyi intikam hırsı ile yanıp tutuşan, zalim ve barbar olarak hem kutsamak hem de kodlamak mecburiyetine düşmüştür. Bu ise bir halkın yaşamında gerekli olan olağan iletişim hallerine, sağlıklı gelişim sürecine vurulan bir darbedir.

Artık sıradan hayatını yaşayan bir Çerkes bireyinin bilinçlenme faaliyetinde istikamet artık ‘’şeyleri’’ birbirine yaklaştırmak ibaret olmayacaktır, tam aksine ayırt etmeye yönelik olacaktır. Yani kimlik oluşturmaya, bunun sonucunda örnekleme hiyerarşisinin yerini çözümleme alacak ve ikisi birbirini sürekli geri beslemeye tutacaktır. Hem anavatanda tarihi Çerkesya’dan arta kalan parçalarında, hem de daha zayıf olsa da Türkiye Çerkes diasporasında bunun izlerini sürmek mümkündür. Anavatanda ÇERKESYA fikri neredeyse bir marka olmuş durumdadır. Çerkes bayrağı, Maykop’tan, Nalçik’e, Çerkesk’e, Soçi’ye kadar her yerde Çerkeslerin milli gururu olarak ellerde ve yüreklerde dalgalanmaktadır ve her geçen gün bu parçalanmış halk ayırt etmenin bilincinde olarak, üzerine kasten bulaştırılan, ahlaki ve milli zafiyet içeren türlü hakiki veya hükmü necis argümandan arınarak bilinçlenmektedir.

Maalesef bizler hayatımıza bizden öncekilerin yaptığı veya yapamadığı düzenlemeler ile devam etmek zorundayız. Yeni hayatlar veya düzen olarak ifade edilen toplumsal sistemler, sözleşmeler sürekli yenilenmiyor. Her çağda belli bir kavram devrimi yaşanıyor ama bu çağlara (sınırlı bir zaman dilimi olarak düşünmeksizin) ait bir olgu. Hayatında çok az kimseye toplumsal hayatın akışını yeniden düzenleyen çalışmaların/çatışmaların içinde yer almak nasip olmuştur. Pek çokları gibi bizim neslimizde bizden önce meydana gelen bir dizi gelişme ile şekillendi. Örneklemek gerekirse şimdiki hayatlarımız 12 Eylül Askeri darbesinin çizdiği veya aslında çizmeyip bozduğu bir şekilden ibaret. Fakat bu kategorik zorunlu önerme dizisi doruk noktasından başlayarak, çözüldü. Doruk noktası tarifi herkese göre değişken olmakla birlikte bana kalırsa 28 Şubat post modern darbesidir. Çözülme ise (hayat tarifinin aslında bir hayal olduğu önceden bilinmesine karşın) bu darbenin getirdiklerinin, götürdüklerinden fazla olması bir yana halkın düpedüz kandırılmış olduğunu anlamasıyla başladı. Post modern darbenin hemen ardından bankaların şüpheli batıklar haline gelmesi 40–50 milyar dolar gibi bir meblağın halkın sırtına yüklenmesi, akabinde cereyan eden büyük ekonomik krizler neticesindedir ki Türkiye insanı 12 Eylül çizgisinde kendisi için esaslı bir var oluş hakkı olmadığını gördü. Bütün tasarım enerjisini kurumsal kimlikleri ululaştırmaya, kurumsal kimlik sahiplerini dokunulmaz kılmaya ve ihya etmeye organize olmuştu. Toplumsal tasavvurda çözülme ve bilinçlenme aynı anlarda vücut buldu. Toplumsalı oluşturan halklar ve sınıflar bu defolu sistemi çözen aidiyet ve kimlik sistematiğini yeniden kurmaya girişti. Gelinen mesafe her zaman tartışılabilir ama sürecin tamamlanmadığı yani 12 Eylülün tam karşısında yer alan bir karşı neticenin, ülkesel anlamda yeni bir hayat tasavvurunun henüz oluşturulamadığı göz ardı edilmemelidir. Türkiye gibi yumuşak gücü yani toplumsal gelişmişlik seviyesi pek yüksek olmayan ülkelerde dahası entelijensia ile halk sınıfları arasındaki bakış açısındaki uçurumun bu kadar yüksek olması bu zaman dilimini daha da uzatabilir. Daha ne kadar süreceği de belli olmasa da, öte yandan komşu ülkelerdeki gelişmelerde bu süreci mutlaka hızlandıracaktır. Aksi durumlar Türkiye’nin bölge ülkelerine öncü olma vizyonu ile bağdaşmaz.

Biz Çerkeslerin toplumsal hayatının düzenlenmesinde ve yönlendirilmesinde de elbette bu 12 Eylül yasalarının çiziktirdiği sınırlarda veya döktüğü kalıpta hayat kazanan kuramların ve onların sınırları dışına çıkmadan uygulayıcılığını yapan kurumların payı büyüktür. Nasıl ki Türkiye halkları toplumsal hayatı yeniden koşullandırma çabasında, bir yandan yeni anayasa yapmak/yapabilmek gibi teknik bir çaba ile uğraşırken aynı anda 12 Eylül mahsulü yapıların toplum üzerindeki boğucu etkisini bertaraf etme yönünde enerjilerinin büyük kısmını kullanmak zorunda kalıyorlar; şimdiki zamana göre geç kalmış sayılabilecek ‘’Çerkes Kalma’’ veya yeniden ‘’ÇERKESLEŞME’’ şeklinde formüle ettiğimiz mücadele de aslında gelip gelip bu 12 Eylül Çerkesliğinin takozuna takılmaktadır.

Güncel olması nedeniyle Türkiye halklarının yaşadığı sistemli mağduriyetlerden örnek verilirse; Dersim katliamından önce bu ülke de bir Çerkes Sürgünü (G.Marmara bölgesi Çerkeslerinin D.Anadolu’ya sürgünü) yaşandığını dillendiren bir kurumumuz var mı? Oysa nasıl ki 21 Mayıs 1864 Çerkes Sürgünü modern Avrupa tarihinin ilk sürgün ve soykırımı ise, G.Marmara Çerkeslerinin sürgünü de cumhuriyet tarihinin halklara karşı işlenmiş ilk suçudur. Bunun yerine Çerkeslik namına baş cellât tayin ettikleri all şanlı unvanlara sahip kimseler, Çerkes yoktur, Çerkesce yoktur, Çerkes Bayrağı yoktur, Çerkesya yoktur şeklinde yazılar yayımlamaktadırlar.

Kafkasya temel alınırsa RF sınırları içerisinde Çerkesya’nın barışçıl yöntemlerle kurulması fikrini Çerkes Milliyetçilerinin aşırı uç saplantısı olarak lanse edenler, gelecekte Abhazya’nın RF’ye resmen katılmasına (şimdilik gayri resmi birleşmiş durumdalar) referans olması için, Soçi’nin eski sakinleri Wubıhların sözde Abhaz kökenden gelme olmaları üzerinden, hatta K.-Çerkes Abazinlerinin bölünmüş bir halkın kolları olarak Abhazya ile birleşmesi gerektiği vurgulanırsa buna en çok alkışı, en büyük desteği bugün Çerkesya ya canla başla karşı olan, şahıs, grup ve kurumlar verecektir.

Yine güncel olması anlamında, Abhazya devlet aygıtı (aslında başka türlü olsa şaşırırdım) Çerkesler ve Çerkesya konusunda aleyhimizde Rusya devlet aygıtı ile kol kola çalışırken, bizim kutsal kurumsallardan bu duruma tepki veren bir rahatsızlık sinyali yoktur. Bu ya açık bir işbirliğinin ya da gizli bir çıkar ilişkisinin mahsulüdür. Her durumda Çerkesya Yurtseverlerinin tek başlarına oldukları gerçektir.

Sorunlu Çerkesler için tek sorun Çerkeslerin nasıl olup da hala varlığını koruyabilmesidir.

İşlevinden uzaklaştırılarak böylesine şişirilmiş biçime zorla (zorunluluktan değil) getirilerek marifetsizleştirilmiş bir nesne olarak hayata tutunan damarları kesilen Çerkeslik, sadece kullanılabilir bir oyuncak mertebesinde biçimsizleştirilmiş, kimliğin öze kattığı mana düzeyinde dağıtılmış değildir, aynı zamanda ele geçirilerek bir tür evcilleştirme mutasyonuna da uğratılmıştır. Oysa artık Çerkes Sorununda gözlenebilir bir olgu olarak, bir yandan tabanın sarsıntıları daha da artarken, derinlerdeki her değişmeyi, kendine denk düşen bir bilinçlenme faaliyeti izlemektedir. Fikirlerin doygunluğa ulaşmasını müteakip eyleme geçme isteğine oranı artmaktadır, yani Çerkesya fikri başta anavatan olmak üzere tüm dünya Çerkesleri ve onlarla şu veya bu şekilde ilgili yerlerde kuvveden fiile dönüşmektedir. Zaten kurumlaşma denilen olay bir niyetin sonucunda açığa çıkan olma özelliğinden çok, bir eylemin bir düşüncenin nihayetinde olması gereken menzile ermesi demektir. Kurumlar olayları başlatan değil, olaylardan sonra oluşandır. Mevcut durumdan, gidişattan memnun olmadığını ifade eden düşünce akımları içinde barındırdıkları dinamiklerle kitleselleşmeye gider, köhnemiş kadroları, sorunlar karşısında hiçbir ciddi okuması olmayan, sadece kendini kurumsal kabul ederek kutsadığı bünyesinde bir nevi dokunulmazlık hissi yaşanlar değil. Halka yabancılaşmış, sınırları bazı gölgeler tarafından çizilmiş kurumlar hiçbir toplumsal hareketin fikri önderliğini yürütemezler. Sürekli toplumun gerisinden gelirler. Ancak çok basiretli çabalarla belli oranda dönüştürülebilirler. Toplumsal siyaset açısından sorunlu Çerkesler, yaşanılan yerlerde hak arama faaliyetlerine dönük dışa dönük talepkar bir patlamadan çok, haddinden fazla negatif enerji yüklenen süpernovalar gibi içe çöken ve bir kara delik halini alma riski taşımaktadır.

Çerkesya fikrinin önündeki engeller toplum katmanlarında ifade bulan çelişki düzeyi ile iniltili olmakla birlikte, bu meseleler zamanın derinliğinde kaybolacak cinstendir. Şöyle ki öğrenilmiş cahilliklerinin nezaret ettiği muğlak tutumda ısrar ederek bu yazıda ‘Sorunlu Çerkesler’ olarak kodladığımız kendine yabancılaşmış gruptakiler için ‘’Çerkes Sorunu’’ yoktur, ama Çerkeslerin özüne uygun varlığı başlı başına bir sorundur. Çerkesya fikrinin çatışma çıkarma ihtimaline vurgu yapmaları bölge veya halklar düzeninde olası değişikliklerin sonuçlarını değil kendi çektikleri bir takım sağlıksız yüklerin yansımasıdır. Aslında söylenmek istenen budur. Bu tür kritik bir soruyu veya türevlerinden bir tanesini her Çerkes bir zaman içinde kendine sormak durumunda kalmış/kalacaktır. Eğer madden veya mana anlamında bir sakıncanız yoksa ‘’Çerkes Sorunu’’ diye bir var oluş kaygısına kendinizi adapte etmek hissiyatı duymanız kaçınılmazdır. Öte yandan Çerkes kalmak veya Çerkesce yaşamak; hala izini taşıdığınız geçmişte alınan bir yaradan, gizli kalmasını istediğiniz bir veya birkaç nedenden, rahatınızı bozacağı için kaçınmanız gereken sorumluluk ahlakından, iş tutuğunuz çevrelerin baskısından veya bilumum diğer sebeplerden ötürü size rahatsızlık veriyorsa, Çerkes Sorunun çözümü için emek vermek yerine, Sorunlu Çerkesler safında yerinizi almanız kadar doğal bir şey yoktur. Toplumsal düşünce ya da kolektif zihniyet denilen şey, maddenin dış dünyadan gelerek zihnimizin içinde yankı bulan yanılsaması değil, belki tam zıddına olarak mananın duyumsadığı algının veya yaşamsal alanın zihniyetimizin zaman derinliği kattığı şekli ile dışa vurumu, insan yığınları olarak duran statik kitlenin canlanması, kimliklenmesi, kültürlenmesi ile sonuçlanır, farkında olsa da olmasa da tasavvurunda Çerkes olan her birey Çerkesliğin oluşumunda bir değer taşır. Bilimi ve uluslar arası hukuk normlarının rehberliğinde, değişimin iletişim dili kurulduktan sonra, önceliklerimizi belirleyebilir, artık hegemonyanın soyutluğu, simgeselliği, samimiyetsizliği yenilir, bilinç geri dönüşümsüz bir şekilde farklıyız imasından vaadine geçer, buda kolektif hayatın iyileşmesi, parçalanmış halkın birleşmesi ve normalleşmesi manasına gelecektir. Yani ortaklaşa yaşadığımız tasavvurlarımız toplumsal hayatımızı ve Çerkesliği vücuda getirecektir.

Kitle ve temsil kurumları ile arasındaki bağıntıyı en iyi şekilde ifade eden cümleler A.Davutoğlu’nun kitabında belirttiği üzere şu şekilde cereyan etiği söylenebilir;

Dinamik bir uluslar arası çevrede yer alan ve kendileri de (ister istemez) dinamik bir değişim süreci içinde bulunan toplumların önünde (siyasi süreci yönetmek adına) temelde üç farklı psikolojiye dayanan üç farklı alternatif vardır.

Birincisi, kendi dinamizmini sınırlayan statik bir tavrı benimseyerek uluslar arası yapının dinamizminin geçmesini beklemek ve bütün tanımlama ihtiyaçlarını uluslar arası sistemin istikrara kavuşmasına kadar ertelemek. (eski iki kutuplu dünya düzlemine olan özlem) Eğer bir toplum (daha çok toplumu yönlendirme-yönetme iddiasında olanlar) kendi dinamizmini yönlendirme konusunda özgüvene sahip değilse, kendi dinamizminden korkuyorsa ve kendini bu nedenle statik tanımlamalar içinde tutmaya çalışıyorsa bu yolu seçecektir.

İkincisi, kendi dinamizminin kaynaklandığı güç unsurlarını anlamlandırmaksızın kendini uluslar arası dinamizmin akışına kaptırmaktır. Bu da kendini tarih içerisinde bir özne olarak tanımlama sıkıntısı çeken ve tarihi akan bir nehir, uluslar arası güç merkezlerini de bu nehri yönlendiren etken unsurlar, kendini de bu akışa kapılmak zorunda kalan sıradan bir nesne olarak gören bir bakış açısının ürünüdür. (Burada ulusal kaygılar ve ihtiyaçlar ön plana çıkartılmaksızın, karşıt olduğu düşünülen bloklar arasında işlevsel bir güç olmaya yarayan toplumsal politikalar esas bellek olarak ele alınır. Yani sadece bölgeye müdahale edeceği var sayılan güce sorun çıkartmadan yaranma ve bölge halkı ile uzantılarını buna hazırlama görevi esastır.)

Üçüncüsü, kendi dinamizminin (tarihsel bir özne olarak kendi haklarının ve stratejik ulusal ideolojinin perspektif bileşiminde) potansiyelini uluslar arası dinamizmin potasında bir güç parametresi haline dönüştürebilme çabası içine girmektir. Bu tercih her iki dinamizmin kaynaklarını da, mekanizmasını da, akış seyrini de resmedebilen, açıklayabilen, anlayabilen ve anlamlandırabilen bir yaklaşımın ürünü olabilir.

Birinciler bir özgüven bunalımını aşamazken, ikinciler ( kendilerine yabancılaştıkları için) bir kimlik tanımlaması problemi ile boğuşurken, üçüncüler kendi tarihi ve coğrafya derinliklerinden kaynaklanan bir özgüvene sahip olmanın psikolojik gücü ile sadece diğer iki yaklaşımca risk unsuru gibi görünen kendi dinamizmlerini bir güç oluşturabilme kanalına akıtmayı bilmekle kalmaz aynı zamanda uluslar arası dinamizmin dengeye dönüşmesi sürecinde (taşların yerli yerine oturması) belirleyici olabilen bir stratejik performansı da gösterebilirler. (Dünya harekât alnında yalnızca figüratif unsur değil, denge denkleminin bizatihi tesir çapı olan etken unsurlarından birisi olabilirler)

Bu tahlil çerçevesinde birinciler vakit kazanmaya ve dinamizmi geçiştirmeye, ikinciler dinamizmin sarhoşluğunda vakti unutmaya yönelirken, üçüncüler vaktin her anını geleceği şekillendirme potansiyeli taşıyan büyük bir değer olarak telakki ederler.

Birinciler kendi toplumsal potansiyellerini kontrol altında tutmaya, ikinciler kendi toplumları ile yabancılaşarak küresel trendlerin trenine binmeye çalışırken kaosa sürüklenirler, üçüncüler kendi toplumları ile tarihi bir yürüyüşe çıkmış olmanın kararlılığı içinde toplumun kendi bünyesinde barındırdığı her dinamik unsuru gerektiği anda ve gerektiği şekilde kullanmanın hesabını yaparlar.

Birinciler kendi varoluş alanlarını korumaya, ikinciler yerel varoluş alanlarından koparak mümkün olduğunca kısa zamanda küresel var oluş (karşıt kutupların dünyasına) ulaşmaya çalışırken, üçüncüler kendi varoluş alanları ile küresel var oluş alanları arasında yeni bir anlamlılık ilişkisi kurarak (uluslar arası hukuk ve normlar ile tarihi ve siyasal terminolojik disiplinler aracılığı ile) gelecek nesillerini tarihte onurlu bir özne kılacak zemini hazırlamaya çalışırlar.

Bu anlamda birinciler kaosun anaforundan korunmaya, ikinciler bu anafora kapılmaya (zaman idrakine dayanan bir tarih derinliği ve mekân idrakine dayanan bir coğrafya derinliğine sahip olamadıklarından dolayı çıkarımların yoksunluğunda) çalışırken, üçüncüler kaostan kozmosa geçişin aktörlerinden biri olmaya gayret gösterirler.

Birinci ve ikincilerin adlarını vermek gereksiz ama üçüncüler tahmin edebileceğimiz gibi Çerkes Kalma, Çerkesleşme yani yeniden varoluşun temsilcisi Çerkesya ve Çerkesya Yurtseverleridir.

Hatko Vural
cherkessia.net
PauKaF
PauKaF
Site Admin
Site Admin
 
İleti: 20494
Kayıt: Sal May 08, 2007 4:27 am
Konum: MUDAREY-Гъубжь

MAKALELER

Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyenler: Kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir