Adresim Nalçık, Ülkem Kaberdey Olabilirmiş… Oysa ben, ne zaman anavatana dönüş hayali kursam, tasfiye edilecek eşyalar, kapatılacak krediler, istifa edilecek işler, veda edilecek ve belki de bir daha hiç görülemeyecek dostların görüntüleri arasında kaybolup gidiyordum.
Kaberdey'in başkenti Nalçık...Geçen hafta, uzun yıllar sonra lise arkadaşım Ruşenle buluştuk… Lise yıllarının ayrılmaz ikilisi Bakırköy’de bir kafede oturup saatlerce sohbet ettik. Üstelik Ruşen, artık sadece lise arkadaşım, eski dostlarımın liste başındaki adam olmakla da kalmıyordu. O, ana vatanda yaşayan nadir tanıdıklarımdan da biriydi.
Cümleyi baştan alacak olursak; geçen hafta Kaberdey’den gelen lise arkadaşımla Bakırköy’de çay içip saatlerce sohbet ettik… Bazen Adigece, bazen Türkçe... Kaberdey’den, Türkiye’den lise yıllarımızdan bahsettik…
Ruşenle benim ilk gençlik hayalimiz,
anavatana dönmekti. Yıllar sonra o bunu başarmış, Nalçık’a yerleşmiş, ben ise halâ İstanbul’un keşmekeşi, kargaşası ile boğuşuyordum.
Lise yılları boyunca kiril alfabesi ile yazılmış bir şeyler görmek, Nalçık’ın resimlerinden birini bulmak, hatta O kenti gösteren bir haritaya sahip olmak bile çok ayrıcalıklı bir şeydi. O dönemlerde, ara sıra elimize Yugoslav paraları geçerdi. O paraları, sadece üzerinde Kiril harfleri ile bir şeyler yazdığı için severdik.
Kiril bizim alfabemizdi... Kiril alfabesi ile önce adımızı, soyadımızı yazarak sonra heceleye heceleye okuma-yazmaya başlamıştık.
Elimize geçen sözlüklerde “
Çerkes” kelimesini arardık. Bulduğumuz vakitlerde karşısındaki açıklamalardan dolayı ya derin bir öfke duyar ya da okuduklarımız bizi hayal kırıklığına uğratırdı. Ama sözlükler genellikle Çerkes kelimesine yer vermezdi. Haritalarda da ilk önce Kafkasya’ya bakardık. Oradaki şehirlerin, kasabaların adını zihnimize kazırdık.
İçinde Çerkes olan her şeyi seviyor, hepsine sahip çıkmaya çabalıyorduk.
Mesela Çerkez Ethem’i severdik. Sırf adının önünde “
Çerkez” olması onu sevmemiz, ona sahip çıkmamız için bize yetiyordu. Bir şeylerin önünde Çerkes olması, ona tutkuyla bağlı olmamız, onu sevmemiz için yeterliydi.
Zaten, içinde Çerkes olana o kadar az şey vardı ki...
Bugünlerde artık Çerkes sorunu ile ilgilenen, ilgilenmeyen hemen herkesin bir şekilde kulağına çalınan “
Kafkasya’dan ne zaman geldik”,”
Sürgün sırasında neler yaşandı” “
Kafkasya’daki cumhuriyetlemizin adı ne, orada hangi şehirler var” gibi sıradan şeyleri öğrenebilmek için, çok büyük bir emek sarf etmek gerekiyordu. Bir kama, bir kalpak ya da bir Çerkeska'ya sahip olmak içinse göze alamayacağımız fedakârlık yok gibiydi.
Bu gün için, öyle basit, öylesine sıradan görünen şeyler, Pınarbaşı’nda imkânsız düşler anlamına geliyordu. Her şey bir yana cunta yıllarıydı. Çerkesce konuşmamız, Kaberdey olduğumuzu söylememiz bile suçlu muamelesi görmek için yetip artıyordu.
O günlerde halam Kayseri’de bir otobüs durağında kızıyla Çerkesce konuşurken duraktaki bir başka kadın “
Hanım, hanım Türkçe konuş burası Türkiye...” diye azarlanmakla kalmamış “
Vıdı vıdı diye konuşmayı çok istiyorsan Moskova’ya git” sözlerinin muhattabı olmuştu. Neredeyse hiç Türkçe bilmeyen halam olan biteni büyük bir şaşkınlık ve öfkeyle anlatmıştı.
90lı yıllarda duvarların yıkılmaya başlaması ile birlikte her şey çok hızla değişmeye başladı. Erişilmez, ulaşılmaz diyarlar artık, çok gerilerde kaldı. Şimdilerde Rusya liginde Spartak Nalçık’ın başarılarıyla övünüyor, “
Yewu Yewu Di Spartak” diye tempo tutabiliyoruz.
Zaman çok şeyi değiştirdi
Şimdi aradan yıllar geçtikten sonra o Krasnador’dan kalkan bir uçağa binmiş ve İstanbul’a gelmişti. Ruşenle 20 yıldır buluşmamıştık ve bu zaman zarfında çok şey değişmişti. Demokratik açılımdan, Türkiyeli Çerkesleri bekleyen şeylerden konuşuyorduk. Üniversitelerde Adigece eğitimin başlamasını tartışıyor, Kaberdey’deki yaygın rüşvet olaylarına ilişkin fıkralar anlatıyordu. Nalçık’tan, Maykop’tan bahsederken, kendi mahallemizden sokağımızdan bahseder gibiydik.
Kasabanın ara sokaklarını birlikte arşınladığımız yıllar boyunca, Çerkes ulusal sorunu üzerine iki yeni yetme genç ne konuşabilir, ne hayal edebilir, neler tasavvur edebilirse hepsini paylaşmıştık Ruşen’le. Ama itiraf etmek lazım ki, ilk gençlik düşlerimizde bile bu kadarını hayal etmemiz çok zordu.
Bir ara telefonu çaldı. Karşıdaki ile, öyle güzel, öyle duru bir Adigece ile konuşuyordu ki; gıpta ettim. Sadece duru Adigecesine değil, Kaberdey'e dönmüş, Nalçık'ta yaşıyor olmasına da gıpta ettim. Birçoklarımızın ağzımızda geveleyip durduğu "
vatana dönüşü" başarmış, bir hayali gerçek kılmıştı. Oysa ben, ne zaman anavatana dönüş hayali kursam, tasfiye edilecek eşyalar, kapatılacak krediler, istifa edilecek işler, veda edilecek ve belki de bir daha hiç görülemeyecek dostların görüntüleri arasında kaybolup gidiyordum.
Kendi kendime itiraf etmesem de, Kaberdey’de yaşamaya, yapılabilecek bir şey değil, güzel bir hayal olarak bakıyordum. Daha gerçekçi planlar yaptığım vakitlerde de Nalçık, hayatın tüm karmaşasını bir kenara koyacağım tatlı emeklilik günlerimin şehriydi …
Zor değilmiş,
yapılabilirmiş…
Geçtiğimiz hafta, onca yıldan sonra Ruşenle yeniden karşı karşıya oturduğumuzda, aslında her şeye yeniden başlamanın o kadar da zor olmadığını gördüm. Bırakıp gidemeyeceğimizi düşündüğümüz tüm o şeylerin zamanla bizi kuşattığını, esir aldığını düşlerimizden kopardığını fark ettim. Çok daha önemlisi, hayati meseleler olarak gördüğümüz, cenderesinde kıvrandığımız, sırtımızda ağır bir yüke dönüşen onca şeyden kurtulmanın mümkün olduğunu da gördüm.
Her şeye yeniden başlamak, mutlu olmak, kendimizle barışmak, öyle erişilmez diyarlarda değildi.
Kaberdey, Adıgey, Abhazya bir saatlik uçuş mesafesindeydi. Ve üstelik, kendi vatanımızda yaşamak, oraya gitmek, yeni bağlar kurmak, yeni yeni dostlar edinmek, geçmişimizin ayak izlerini sürmek gündelik hayatımızın birçok ıstırabından, zorluklarından da daha güç değildi.
Ruşenle birlikte birkaç saat sohbet ettiğimizde anladım ki, içimde beni kemirip duran
mülteciliğin son bulması için benim de onun izini sürmem gerekiyor.
K'enet Recep Genelcherkessia.net