UMUDA AT SÜRMEK




ANASAYFA  |   KAYIT OL  |   SOHBET  |   ÇERKES MÜZİKLERİ  |   ÇERKESBUL  |   SÖZLÜK  |   LİNKLER  |   KİRİL KLAVYE  |   BASINDA ÇERKESLER  |   SİTENE EKLE  |   İLETİŞİM

UMUDA AT SÜRMEK

UMUDA AT SÜRMEK

İleti PauKaF » Per Tem 14, 2011 5:17 pm

UMUDA AT SÜRMEK

Birinci dünya savaşı esnasında petrol sahalarını ele geçirmek isteyen İngiliz'lere karşı bir cephe de Irak'ta açılmıştı. İngilizlerin işgal ettiği Basra'yı geri almak için Osmanlı Kuvvetleri Nisan 1915'te karşı taarruza geçti. Şuayyibe denen bu savaşta başarı sağlanamadı. Osmanlı Kuvvetleri Kutülamare'ye geri çekilmek zorunda kaldı.

Bir kuşluk vakti Kutülamare'de yaralıların toplandığı sıhhiye çadırında yavaş yavaş gözlerini araladı Tıfımko Alkas. Burada ne kadar yattığını bilemiyordu ama bir İngiliz obüs top şarapnelinin karın boşluğunu parçaladığını ve iç organlarının dışarı çıktığını hatırlayabildi. Keşif birliğinde görev yapıyordu. Yıldızlardan, aydan, güneşten, gölgeden, ateşten, külden, kısacası doğanın bahşettiği her şeyden yol, iz sürüyor, düşman birliklerini adım adım takip ediyordu. İz sürme konusundaki bütün bildiklerini avcılığı ile ünlü ve eski bir asker olan babası Tıfı'dan öğrenmişti. Kendine gelmeye başlayan delikanlı bir ara elleriyle yarasını yokladı. Beli komple bandajlanıp sarılmıştı, bandajdan sızan kan eline bulaştı. Birazcık hareket ermek istedi, günlerdir daracık bir kanpetin üzerinde hareketsiz yatmaktan her tarafı tutulmuştu. Onun debelendiğini ve gözlerini açtığını gören doktoru yanına geldi.

"Geçmiş olsun evladım yaklaşık 3 haftadır yarı baygın bir şekilde yatıyorsun, kendini zorlama yaran çok ağır" dedi.

Yaralı asker "İngiliz Gavurunuu..." diyebildi. Doktor onun ne demek istediğini anladı. "Maalesef geri çekilmek zorunda kaldık, kaybımız çok." dedi. Azrail'le pençeleşen bu yaralı askere doktorun güzel bir haberi vardı. "Evladım yeni celple birlikte sizin köyden Kanbolat adında bir er geldi. Geldiği günden beri başında bekliyor. Çok genç ve tecrübesiz olduğu için onu sıhhiye eri olarak buraya verdiler. Bir yere kadar gönderdim birazdan gelir" dedi. Alkas bu habere çok şaşırmıştı. Doktorun dediği gibi sevinmemiş tam aksine üzülmüştü bile. Kanbolat'ı tanıyordu. O daha olsa olsa 17 yaşlarındaydı. Ne işi var bir çocuğun savaşın ortasında diye düşündü. Ailesinden ve köyünden haber alacağı için sevinmeden de edemedi. İki uzun yıl olmuştu köyünden çıkalı. Onun gözlerini açtığını öğrenen Kanbolat koşa koşa yanına geldi. "Hey gidi Tıfımko Alkas hey" dedi eğilerek sarıldı köylüsüne. Alkas kendisini kucaklayan delikanlının kokusunu ciğerlerine derin derin çekti. Ailesinin durumunu soracaktı ama ayıp olmasın diye önce "Daha yaşın kaç ki seni askere almışlar Kanbolat" dedi. Kanbolat "Sultan V.Mehmet REŞAT'ın emriye 1315 (1897-1898) doğumluların silah altına alındığını" söyledi.

Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Orduları birçok cephede savaştığından sayısız asker kaybı veriyordu. Cepheye asker takviyesi yapmak için Harbiye Nezareti 1915 yılında bir emirle, 1315 (1897-1898) doğumlulardan vücutça gelişmiş olan bütün çocukları askere almaya başlamıştı. Türkiye diasporasında yaşayan çerkesler "Hey onbeşli onbeşli, Tokat yolları taşlı" türküsünü iyi bilir. İşte bu türküde bahsedilen onbeşlilerden birisi de Kanbolat'tı. Kendisi gibi köylerinden 4 arkadaşı ile askere gitmek için Tokat Saat Kulesi Meydanında toplanan yüzlerce gencin içine katıldılar. Bu gençlerin içinde bakımlı atlara binen, ince yapılı, geniş omuzlu, kalpaklı, Türkçeyi yarım yamalak konuşan Çerkes gençleri hemen fark ediliyordu. O zamanlar nice Çerkes delikanlısı başları dik bir şekilde sürdüler atlarını bilmedikleri diyarlara, ama ne yazık ki birkaç yaralı dışında hiç birisi geri dönemedi.

Alkas, daha bıyığı bile tellenmemiş bu yiğitlerin askere alındığını duyunca savaşın kötüye gittiğini anladı. Kanbolat Alkas'a köyde olup bitenleri, ailesinin durumunu uzun uz un anlattı.Tazecik karısı Zahret vereme yakalanmış durumu çok kötüymüş. Bir oğlu olmuş, adını Hasan koymuşlar. Tokat dağlarında eşkıyalar türemiş, köyleri basmaya başlamış, cepheye giden kahramanların yolunu gözleyen genç kızları, taze gelinleri dağa kaldırıyorlar, hükümet te bu soysuzlarla baş edemez olmuş. Ablası Camlet yaşları 15-16 olan delikanlılar ile köyün genç kızlarından bir milis kuvveti kurmuş elinde mavzer, köylerini koruyormuş. Kanbolat'ın getirdiği kötü haberler, zonklayan yarasının acısını unutturmuştu yaralı askere.

Şimdi kendisi gibi biricik aşkı, yaşam sevici, sevdiği kadın, çocuğunun anası da ölümün pençesindeydi. Ona ölmeden geri döneceğim diye söz vermişti. “Zaten bu yara er geç beni öldürecek” dedi kendi kendine. Rahmetli babası da 93 harbinde aldığı böyle bir yaradan daha kırk beşindeyken ölmüştü. Kaybedecek hiçbir şeyi yoktu artık. Zahret'e verdiği sözü tutmaya ve ne pahasına olursa olsun köyüne gitmeyi denemeye karar verdi. Deneyen kaybedebilirdi ama denemeyen zaten kaybetmiştir diye düşündü.

Kanbolat'a "Keşif birliğinde Göksun'lu Batır adında bir Adığe arkadaşım var onu bulup buraya getir." dedi. Kanbolat "Biz onunla tanıştık, sen baygın yatarken bazı akşamlar fırsat buldukça gelir, gece geç vakitlere kadar başucunda beraber beklerdik." dedi. Kanbolat akşam üzeri Batır'ı aldı getirdi Alkasın yanına. Alkas Batır'dan iyi bir at, bir mavzer ve yol erzakı ayarlamasını istedi. Batır arkadaşının istediği her şeyi iki saat içinde temin etti. Kanbolat'ta Alkas'ın yarası için birkaç ilaç ve biraz amerikan bezi koydu atın heybesine. Batır, arkadaşından yolu üzerinde olan köylerine uğramasını ve ailesine sağ olduğunu söylemesini rica etti.

Bir gece vakti Kutülamare'den başladı yürekli bir adamın umuda at sürüşü. Dile kolay at üstünde 1600 kilometre yol kat edecekti, üstelik ağır yaralıydı. Kızgın çöl, gündüzün sıcağı, gecenin ayazı, zifiri karanlık, ay ışığı, dağlar, taşlar, kurtlar, kuşlar nereye niçin gittiğini çok iyi bilen bu yaralı kartala saygıyla bir kenara çekilip yol veriyordu. Zahret'i ölmeden son bir kez görebilme umudu karın boşluğundan dışarı fırlamak isteyen iç organlarının acısını bastırıyor, olağanüstü bir gayretle durmadan, dinlenmeden at sürüyordu umuda.

Sevdiği kadınla vedalaştığı günü hep düşünüyordu. Daha evlendiklerinin üçüncü ayı ondan ayrılırken "Ğogumaf Alkas (Yolun açık olsun)” demişti genç kadın titrek, üzgün, kırgın bir ses tonuyla. Gözlerinden süzülen yaşlar yüreğindeki acının aynası olmuş, elmacık kemiğinin kenarından şakağına doğru süzülüyordu. Başını çeviremiyordu sevdiği adama, göz göze gelmekten kaçınıyordu, çünkü yeşil gözleri onun mavi gözlerine değdiğinde sesinin çıktığı kadar bağırarak ağlayabilirdi. Üzmek istemiyordu savaşa yolcu ettiği biricik aşkını. Zahret siyah bir başörtüsü örtmüştü başına, o gün ve bu örtüyü döneceği güne kadar hiç çıkartmayacağını söylemişti sevdiği adama. Alkas, yavaş yavaş uzaklaşmaya başladığında köyünden; kendi geçmişinden, hayallerinden, belkide bir daha hiç göremeyeceği ailesinden ve okyanuslar kadar derin bir sevgi ile bağlı olduğu aşkında da uzaklaştığının farkındaydı. Tarih her şeyi yazmıştı ama savaşa giden Çerkes delikanlılarının arkalarında bıraktıkları ayıp diye seslerinin çıktığı kadar doya doya ağlayamamış yürekleri yaralı, gözleri yaşlı kızların, gelinlerin ve anaların acısını hiç yazmamıştı.

Zaman zaman Zahret'i ve oğlumu göremeden bilmediğim bu yaban ellerde ölürsem diye düşündüğünde, tüyleri diken diken oluyor atını daha hızlı sürüyordu.

Bazen ay ışığında, bazen yol üzerinde rastladığı hanlarda, bazen bir kayanın kuytusunda yatıyor fırsat buldukça yarasının sargısını değiştiriyordu. Bir gün atına su içirmek için bir pınar başında durdu. Atını suladı, elini yüzünü yıkadı. Yorgun bedenini dinlendirmek için bir ağaca sırtını dayayıp ayaklarını uzattı. Tam bu sırada önündeki çalının dibinde bir ardıç kuşunun yerde sekerek çırpındığını gördü. Uzanıp kuşu eline aldı, Zahret'i düşünerek sevgiyle okşadı kuşu, ayağına batan dikeni çıkarttı, eliyle su içirdi. Sonrada uçup gitti delikanlının avuçlarından. Yirmi bir gün sonra yaklaştı Göksun'a. Yolculuğu boyunca yarasının acısına hiç aldırmamıştı ama bu zorlu yolculuğa daha fazla da dayanabilecek gibi değildi yorgun bedeni. İlkindi vakti Batır'ın köyüne girdiğinde şükürler olsun dedi. Köyün girişinde rastladığı orta yaşlı bir kadına Tuğ'ların evini sordu. Kadının gösterdiği evin avlusundan içeri girdiğinde Batır'ın annesi fırında ekmek pişiriyordu. Kadın avlularından içeri giren atlıyı tanıyamadı. Atın üzerindeki asker elbiseli delikanlının yüzü solgun, perişan bir haldeydi. Oğlundan kötü bir haber geldiğini zanneden kadıncağızın göz bebekleri büyüdü, hızlı hızlı solumaya başladı, yüzünün rengi değişti, korkudan titriyordu zavallı. Alkas kadıncağızın çok korktuğunu fark etti "Wumışın syan, xarçe sıkegoğ (korkma anacığım hayırlı haberle geldim)” dedi ana diliyle. Kadıncağızın endişesi birazcık dağılır gibi oldu, Adığece konuşan delikanlıya "Yeblağ si-al (Buyur yavrum)" dedi. Genç adamın atından inmesiyle yere yığılması bir oldu.

Ertesi gün öğleye doğru tertemiz bir yün yatağında gözlerini açtı. Başında bekleyen ihtiyar "Geçmiş olsun evladım, benim adım Tuğ Hacı" dedi. Misafirlerinin uyandığını gören ev ahalisi hastanın başına toplandı. Alkas onlara oğulları Batır'ın yanından geldiğini, sağlık durumunun çok iyi olduğunu söyledi. Genç adam birkaç gün sonra biraz daha toparladı. Çok uzun zaman olmuştu yün bir yatakta yatmadığı, sıcak ev yemekleri yemediği. Tuğ'lar oğullarından haber getiren yaralı misafirlerini iyileştirmek, rahat ettirmek için adeta parçalanıyordu. Delikanlı evin hanımının asker oğlu hakkında bitmek tükenmek bilmeyen meraklı sorularına cevap veriyor, Batır'la paylaştıkları her olayı anlatıyordu. Gündüzleri köyün ihtiyarları, geceleri köyde kendi yaşıtı delikanlı olmadığı için genç kızlar ziyaret ediyordu hasta delikanlıyı. Alkas, Tuğ'ları kendi ailesi gibi sevdi, onlarda Alkas'ı hanelerinden saydılar. Alkas, Batır'ın küçük kız kardeşiyle sohbet etmeye bayılıyordu. Taysure hayat dolu, çok güzel, becerikli, konuşkan bir kızdı. Ona cephede bir İngiliz askerinin cesedinin yanında bulduğu gümüş kolyeyi hediye etti. Bir hafta geçmesine rağmen, Alkas hala ayağa kalkacak takati bulamadı yorgun bedeninde. Tuğ'ların evinde mutluluk rüzgarı esiyordu, oğulları sağdı ve sağlığı da çok iyiydi. O günlerde evin küçük kızı Taysure'de tatlı bir telaş vardı. Köyde yapılacak ŞE-ŞEN'e katılacaktı. Nede olsa 14 yaşına gelmiş genç kızlığa doğru yol alıyordu.

Alkas ŞE-ŞEN'in ne olduğunu biliyordu. Gerçi kendi memleketindeki Adığe köylerinde yapıldığını hiç görmemişti ama yaşlılardan bu eski gelenekle ilgili birçok hikâye dinlemişti. Taysu're Alkas'ın üzerine çöken hüznü dağıtmak için zaman zaman başına küçük bir köşe yastığı koyup ellerine içi su dolu birer küçük kazan (şıwon) alıp suları dökmeden parmak uçlarında dans ederek ŞE-ŞEN için antrenman yapmaya başlamıştı. Adeta uçarcasına dans eden hayat dolu bu tazecik kızın odaya saçtığı huzur yüreğini serinletiyordu genç adamın. Alkas, nasıl bir geleceği olacaktı bu melek yüzlü kızın hayal bile edemiyordu, beklide bu merakını mezara kadar sürükleyecekti. Güldüğü zaman gözleri yeni tutuşan bir kor gibi parlayan küçük kız için hasta yatağında yapabildiği tek şey bahtı güzel olsun diye dua etmekti.

ŞE-ŞEN Adığelerin Anavatanlarından Anadolu topraklarına getirdikleri çok eski bir gelenekti. Fakat bu geleneği o yıllarda bile devam ettiren köy hemen hemen hiç kalmamıştı. Adığe delikanlıları ergenlik çağından kurtulduklarında delikanlı sınıfına geçebilmeleri ve savaşlara yavaş yavaş katılabilmeleri için maharetlerini sergileyebilecekleri büyük bir şölen düzenlenirdi. Bu şölende gençler bir thamade grubunun önünde ata binme, kılıç kullanma, atıcılık, güreş gibi yeteneklerini sergilerler başarılı olanlar delikanlı olmuş sayılırlardı. Adığe kızlarının da erkeklerde olduğu gibi genç kız sayılabilmeleri ve düğünlerde dans etmeye hak kazanabilmeleri için ŞE-ŞEN yapılırdı. ŞE-ŞEN yeni yetme kızların tabi tutulduğu bir tür yarıştır aslında. ŞE-ŞEN'in kelime yapısı itibariyle Adığecede (ŞE: süt, kurşun, üç kere, koş/ŞEN: satmak, huy, koşmak) birkaç anlamı vardır. Fakat burada bahsedilen ŞE-ŞEN SÜT SATMAK anlamındadır. ŞE-ŞEN için genellikle sonbahara girişte bir gün belirlenir, bu yarışa nezaret edecek thamadeler seçilir ve yarışa katılacak kızlara yarış günü duyurulurdu. Ancak kızların anne ve babaları bu yarışı izlemezlerdi. Belirlenen günde büyük bir meydanda toplanılır, thamadeler ve müzisyenler yerini alır erkekler bir tarafa, kızlar bir tarafa dizilirdi. Yüksek ritimli bir müzik eşliğinde dans etmeleri için hatiyakuo tarafından bir kız ve bir erkek meydana davet edilirdi. Kızların ellerine ağzına kadar süt (ŞE) dolu küçük birer şıwon (kazan) verilirdi. Kızların yarışı kazanmış sayılması için dans müziği bitene kadar iki elindeki şwon'lerde (kazanlarda) bulunan sütleri dökmeden dansı tamamlaması gerekirdi. Kızlar kesinlikle ayakkabı giymez, çıplak ayakla parmak uçlarında dans ederlerdi. Çünkü ayakkabı dans esnasında herhangi bir dengesizliğe sebep olup, sütü döktürebilirdi. Parmak uçlarına çıkarak dans etmelerinin sebebi ise vücut dengelerini daha kolay sağlayabilmeleri ve daha hızlı hareket edebilmeleriydi. Erkeklerin görevi ise dans ettikleri kıza vücut teması olmadan ellerinde taşıdıkları sütü döktürmekti. Bu yüzden erkekler dans esnasında aniden kızların önlerine geçer, kollarını kaldırırlar, çevik hareketlerle kızları sağa sola döndürerek sürekli onları kovalarlardı. Dans esnasında kız erkeğin yakın takibinden kurtulup, yaklaşık 7-8 adım arayı açabilirse önce erkeğe yüzünü döner, sonra zarif bir şekilde yerinde dönerek sayar, erkek te buna fırsat verdiği için ceza olarak, ayakkabılarını çıkartarak kızın karşısında figür atar, dansa ayakkabısız devam ederdi. Sütleri dökmeden dansı tamamlayan kızlar sınavı geçmiş ve yarışı kazanmış sayılırdı. Yarışmanın bitiminde sınavı geçebilen kızların annelerine bu mutlu haberi vermek için gençler grup halinde müzik ve şarkılar eşliğinde kızın evine giderler, kızın yarışma esnasında dökmediği süt dolu iki şıwon'u annesine bir hediye karşılığı müjde (güşapçe) olarak satarlardı.(ŞEN)

Köyde beklenen gün geldi çattı. Bütün gençler ve seyirciler köy meydanında toplandılar. Taysure en güzel elbiselerini giyip büyük bir heyecanla evden çıktı. Birkaç saat sonra Tuğ'ların avlusunda dejuğler yapan, şarkılar söyleyen 14-16 yaşlarında kalabalık bir genç grubu belirdi. Taysure'nin ŞE-ŞEN yarışından başarı ile çıktığı annesine müjdelendi. Kadıncağız büyük bir sevinçle önceden hazırladığı halüj sepetini gençlere verdi. Bir anne olarak emekleri boşa gitmemiş, güzel kızı büyük bir onur yaşatmıştı kendisine. Ellerini yavaşça havaya kaldırarak "Yarabbi sana şükürler olsun" dedi. Hasta yatağında yatan Alkas kapının önündeki kalabalığın coşkusundan Taysure'nin ŞE-ŞEN'den başarı ile geçtiğini anladı. Son zamanlarda aldığı en güzel haberdi bu. Ağrısına-sızısına aldırmadan iki haftadır yattığı yataktan ilk defa o gün kalktı. Taysure'nin annesine "Anacığım ne büyük onur hepimiz için, gözün aydın olsun" dedi. Yeleğinin cebinden bir tomar kâğıt para çıkartıp kadına uzattı "Lütfen bu paraları avludaki gençlere ver" dedi. Evin hanımı kabul etmek istemediyse de ısrar etti ve paraları gençlere verdirtti. Alkas güzeller güzeli Taysure'yi kapıda ayakta karşıladı, onu tebrik edip kucakladı.

Alkas, gece el ayak çekilince yarasının sargısını değiştirirken kanlı sargı bezinin içinde küçük küçük beyaz kurtçukların olduğunu fark etti. Lambayı yarasına yaklaştırıp baktığında etlerinin çürümeye başladığını ve kurtlandığını gördü. O gece bu yara ile uzun bir süre yaşayamayacağını anladı. Vakit gittikçe daralıyordu, bir an evvel yola çıkmalıydı. Sabah olduğunda ev sahibi yaşlı Tuğ'dan müsaade isteyip yola çıkmayı düşündü. Gece boyunca uyku tutmadı, hep biricik aşkı Zahret'i düşündü hala yaşıyor muydu? Küçük Hasan ne olacaktı? ölmeden köyüne yetişebilecek miydi? Sorular bıçak gibi saplanıp duruyordu yüreğine.

Her zaman olduğu gibi sabah yaşlı Tuğ misafirinin durumunu kontrol etmek için odaya girdi, Alkas'ın halini hatırını, bir ihtiyacı olup olmadığını sordu. Alkas ev sahibinin yüzünde ve ses tonunda bir gariplik olduğunu hissetti. Her zaman gözlerinin içi gülen ihtiyarın endişeli bir hali vardı. Alkas "Thamade senin bir sıkıntın var, bende senin bir oğlun değilmiyim lütfen söyle" dedi. Yaşlı Tuğ nasıl olsa duyulacak saklamanın bir anlamı yok diye düşündü. "Dün bütün köy halkı ŞEN-ŞEN'i izlerken Baj'ların ahırından bir inek çalınmış. Kardeşimin torunundan şüpheleniyorlar. Bizim çocuk daha 13 yaşında, böyle şeylere aklı ermez. Bizim aileden de böyle birisi asla çıkmaz" dedi. Alkas yattığı yerden biraz doğrularak sırtını duvara dayadı. "Thamade niye suçluyorlar sizin çocuğu" dedi. İhtiyar "dün köyde hiç gören olmamış bizimkini, hala da ortalıkta yok, üstelik ahırın önünde birkaç ayak izi var, biraz önce gittim baktım. İzler bizimkilerin evlerine doğru gidiyor" dedi. Delikanlı "Beni o ayak izlerinin olduğu yere götürür müsün ?" diye sordu. İhtiyar "Oğlum hastasın sen" dediyse de yavaş yavaş giyindi, ihtiyarla birlikte Baj'ların ahırının önüne gittiler. Alkas izleri dikkatlice inceledi. "Thamade bu iş sizin çocuğun işi değil, buna kesinlikle eminim. Ben burada bekleyeceğim sen köy halkını topla buraya getir, bunu onlara ispat edeceğim" dedi. İhtiyar bir bildiği vardır diye düşündü ve köyden oldukça kalabalık bir gurubu getirdi ayak izlerinin bulunduğu yere. Alkas gelen köy halkına hitaben,

"Ey değerli ev sahiplerim, geldiğiniz için Allah hepinizden razı olsun. Bu ahırdan ineği kesinlikle Tuğ'ların çocuğu çalmadı. Bunu neden söylediğimi ben size ispatlayacağım, ikna olmazsanız yine karar sizindir" dedi.

Kalabalığın içinden hırsızlıkla suçlanan 13 yaşındaki çocukla yaşıt bir çocuğu çağırıp yere bastırdı. Sonra 60 yaşlarında bir büyüğünden aynı şekilde yere basarak bir iz bırakmasını rica etti. Yerde bir çocuğa ve bir yaşlıya ait iki tane ayak izi vardı. Önce çocuğa ait izin parmak uçlarına doğru kamasını dik tutarak izin derinliğini kalemle kama üzerinde çizerek işaretledi. Sonra topuk tarafındaki derinlik ölçüsü alıp yine kalemiyle kamayı çizerek işaretledi. Çocuğun ayak izinden aldığı ölçüde parmak ucuna doğru aldığı derinliğin daha fazla olduğunu herkese gösterdi. Bir kama daha istedi topluluktan. Bu kama ile de aynı çocuğun ayak izinden aldığı gibi 60 yaşlarındaki adamın ayak izinden aynı şekilde derinlik ölçülerini aldı. İhtiyarın ayak izinden aldığı ölçüde ise topuk kısmındaki derinliğin daha fazla olduğunu yine herkese gösterdi. En sonunda hırsızın yerde bıraktığı izde de derinlik ölçümü yaptı. Hırsızın izinde derinlik topuk kısmında idi, yani 60 yaşlarındaki ihtiyarın ayak izindeki derinlikle bire bir uyuşuyordu. Olay yerinde bulunanlara dönerek;

"Ey uğurlu topluluk görüyorsunuz ki insanın yere bastığında bıraktığı ayak iziyle yaşı orantılıdır. Bilirsiniz insan çocukken bir an önce büyümek, serpilmek ister, hedefi hep ilerisidir. İşte bu yüzen çocuklar vücut ağırlıklarının basıncını yürürken parmak uçlarına verir. Birde yaşlı bir insanı düşünün, yaşlı insan hep geçmişine dönmek istemez mi? hep gençliğinin hayali ile yaşamaz mı? Bir imkanı olsa zamanı durdurup geriye dönmez mi? İşte bu yüzden yaşlılar da yürürken vücut ağırlıklarının basıncını geriye doğru yani topuk kısmına verir. Bu yüzden vücut basıncı ayak tabanında hangi tarafa verilmiş ise doğal olarak o tarafta derinlik daha fazla olur. Ölçüleri hepiniz gördünüz, hırsızın ayak izinde derinlik topuk kısmında, bu yüzden hırsız kesinlikle suçladığınız çocuk olamaz." dedi.

Toplanan kalabalık hayretler içinde Alkas'ın doğru söylediğine ikna oldu. Çocuğu hırsızlıkla suçlayanlar çok mahcup oldular, utana sıkıla yaşlı Tuğ'dan özür dilediler. Alkas yaşlı Tuğ ile eve geri gelirlerken ihtiyarın yüzündeki endişe dağılmış, gözlerinin içi gülmeye başlamıştı. "Oğlum Allah senden razı olsun, bizi büyük bir utançtan kurtardın, Allah seni ondursun" dedi.

Genç adamın yola çıkma vakti gelmişti artık. Ev sahibinden müsaade istedi. Tuğ'lar onun hasta haliyle yola çıkmasına asla müsaade etmezlerdi ama bu yaralı kartalın durumunu bildikleri için istemeye istemeye razı oldular. Tuğ'ların hanesinde hüzün zamanıydı, çok alışmışlardı bu yiğit delikanlıya. Taysure çehizinden Adığe motifleriyle işlenmiş yeşil bir baş örtüsü çıkardı ve karısına hatıra olarak vermek üzere Alkas'a uzattı. Alkas "Güzel kardeşim hediyen için çok teşekkür ederim, ancak bunun beyazı varsa benim için değiştirirsen çok sevinirim" dedi. Taysure bu isteği memnuniyetle yerine getirdi ve Alkas'a kar gibi bembeyaz bir başörtüsünü verdi. Ertesi sabah bütün yol hazırlıkları tamamlandı. Alkas Batır'ın annesinin elini öptü, Taysure'yi kucaklayıp onlarla helalleşti. Ana kız gözyaşları içinde uğurladılar misafirlerini. Misafirlerinin o gün gideceğini öğrenen köylüler ŞE-ŞEN'in yapıldığı meydanda toplandı. Alkas, yaşlı Tuğ ile köy meydanına gelip herkesle vedalaştı. Alkas'ın yanına atlı olarak yeni yetme bir delikanlıyı verdiler ve köy çıkışına kadar uğurladılar iki atlıyı. Köylüler dağılmasına rağmen yaşlı Tuğ atlılar gözden kaybolana kadar uzun uzun baktı arkalarından. "Böyle bir yiğidi doğurmak çok az anaya nasip olmuştur" diye mırıldandı, yüzünde yine endişe vardı. Gözünden iki damla yaş süzüldü ve "İnşallah sağ salim yetişirsin evladım" dedi.

Alkas, yol arkadaşı ile ara sıra konuşmak istese de konuşmaya mecali yoktu. Yolculuk boyunca hep susuyordu. Yarasının sargısını da değiştirmiyordu artık. Çünkü çürümeye başlamış bedenini, o iğrenç kurtçukları görmek istemiyordu. Yarasına hiç aldırmadan dağları aşıyor, dereleri, tepeleri, ormanları geçiyor, durmadan dinlenmeden hep yol alıyordu. Geceleri atları dinlendirmek için verdiği molalarda büyük bir ateş yakıyor, gözlerini ateşe dikip saatlerce düşünüyordu. Geçmişini sorguluyordu hep. Adığeler Anavatanlarından geldikleri günden beri ne sıkıntılar çekmişlerdi bu yaban ellerde, tam yaralarını sarıp yeni yeni ev barklar kurmaya başlamışlardı ki yine savaşların içinde buldurlar kendilerini, bu savaşlar ne kadar çok şey götürmüştü özlerinden, daha hayatının baharındaki kaç delikanlı dönebilmişti evine. Zavallı annesi, babası hiç gün görmemişlerdi. Şimdi aynı kaderi Zahret'le kendisi yaşıyordu. Ya daha yüzünü bile görmediği oğlu, o da mı bu kaderi yaşayacaktı. Kaç nesil telef olacaktı daha bu uğursuz savaşlar yüzünden. İnsanlar neyi paylaşamıyordu, bunca acının bedeli ne olacaktı? Zavallı Zahret nereden yakalanmıştı Azrailin hizmetçisi bu illete? Kim bilir ne haldedir şimdi? Bir türlü bu uğursuz hastalıktan kurtuluş olmadığını kabul ettiremiyordu kendine. Ona "Ben sözümde durdum Zahret, ölmeden sana geldim" diyebilecek miydi? Onu bağrına basıp son kez öpüp koklayabilecek miydi?

Nihayet karanlık bir gece yarısı Alkas'ın köyüne yaklaşmıştı iki atlı. Geçtikleri her yerde sayısız hatırası vardı genç adamın. Köy ölüm uykusuna yatmış gibi sessiz, köpekler bile havlamıyordu. Sadece iki atın ayak sesleri bozuyordu gecenin sessizliğini. Evine yaklaştığı her adımda Alkas'ın kalbi daha fazla atıyordu. Tarifi imkânsız bir heyecan içindeydi. Avluya girer girmez atından indi hemen kapıya yöneldi. Bir an kapıyı açmaya cesaret edemedi, elleri titriyor, yüzünden soğuk terler boşalıyordu. Korkunun ecele faydası yoktu, kapıyı açtı ve içeri girdi. İçerisi karanlıktı, ocakta sönmeye yüz tutmuş büyük közler hemen göze çarpıyordu. Ocağın yan duvarının dibinde bir karaltı vardı. Yaklaştı Alkas. Zahret yer yatağında, sırtını duvara yaslamış, çocuğunu emziriyor gibiydi. Göğsü açıktı, kucağındaki çocuk uyuyordu. Zahret hiç hareket etmediği için onun da uyukladığını düşündü. Elindeki mavzeri duvara yasladı sonra cebinden bir kibrit çıkartıp yaktı. Zahret'in ışığa hiçbir reaksiyonu olmadı. Kibrit ateşi sönmeden lambalıktaki idareyi (eski bir lamba) bulup yaktı. Oda loş bir aydınlığa büründü. Zahret'in yüzünü görünce ürperdi. Ne hale gelmişti sevdiği kadın, siyah başörtüsünün altından taşan saçları tel tel olmuş, gözlerinin altı morarmış, dudakları yara bere içinde, benzi kireç gibi solmuş, derisi kemiklerine yapışmıştı zavallının. Önce karısının açıkta duran göğsünü kapattı sonra kucağından oğlunu hiç sarsmadan aldı, makatın (sedir) üzerine yatırıp, üstüne bir şeyler örttü. Zahret'te hala hiçbir bir hareket yoktu. Alkas nabzını kontrol etti Zahretin. Nabız çok yavaş atıyordu. İki eliyle sevdiği kadının yüzünü avuçlarının içine aldı.

"Zahret ben geldim" dedi.

Zahret Alkas'ın söylediği sözleri duymadı. Ama yüzünü saran iki elin sıcaklığını tanıdı ve göz kapaklarını son bir gayretle kaldırdı.

"Sen misin Alkas" diyebildi.

"Benim Zahret benim, bak sana geldim" dedi.

Zahret'in başındaki siyah başörtüsünü çıkardı, Taysure'nin verdiği beyaz başörtüsünü örttü karsının başına. Kadıncağız bir şeyler söylemek istiyordu ama ne dediği hiç anlaşılmıyordu. Sözcükler diline dolanıyor garip sesler çıkartıyordu. Alkas eliyle sus konuşma işareti yaptı aşkına. İnsan bazen her şeyi anlatamaz, zaten kelimeler de her şeyi anlatmaya yetmez. İki çift mavi-yeşil göz konuşuyordu artık. O bakışlarda neler neler anlatıyorlardı bir birlerine kim bilir. Sadece bir mavzer şahitti bu konuşmalara. Zahret'in gözlerinden süzülen yaşlar sevdiği adamın yüreğine akıyordu. Alkas karısının başını kucağına aldı, ellerini tuttu. Aydınlığın karanlıktan kurtulmaya başladığı anda bir sabah ezanı sesi duyulmaya başladı minareden. Zahret'in yüzünde manasız bir tebessüm belirdi, gözleri aydınlandı, sevdiği adamın ellerini sıkmaya başladı, ezan sesi hiç bu kadar güzel gelmemişti ona. Son bir şey söylemeye gayret etti ama sesi çıkmıyor sadece dudakları oynuyordu. Sevdiği kadının vedalaştığını anlamıştı genç adam. Ezan sesinin bitimiyle başının yan tarafa düşmesi bir oldu Zahret'in. Alkas'ın mahşeriydi o an. Ne yaptıysa da tutamadı kollarının arasından sessizce kayıp giden kadının ruhunu. Gözlerinden süzülen yaşlar günlerdir kesmediği kirli sakalından aşağı yuvarlanıyordu. Zahret'in göz kapaklarını kapattı, eğilip alnından öptü ve "Sana yine söz veriyorum, uzun sürmeyecek bu ayrılık" dedi.

Aniden odaya nefes nefese bir kadın girdi ve odaya girmesiyle acı bir çığlık atması bir oldu Camlet'in.

Zahret bir gece rüyasında evlerinin yanındaki caminin minaresine çok güzel bir ardıç kuşunun konduğunu, kuşun minareye konmasıyla birlikte nurani büyük bir ışık huzmesinin her tarafı aydınlattığını görmüştü. O gece sevdiği adamın yola çıktığını anlamış ve o gelmeden ruhunu teslim etmemişti Azrai'le. Alkas Zahret'in ölümünden sonra sadece iki ay yaşayabildi. O yine sevdiği kadına verdiği sözü tuttu. Geriye aşk yürüyüşünü tamamlayamamış talihsiz iki sevdalı yüreğin hayat hikâyesi, bir yetim çocuk ve bütün bu acılara şahitlik etmiş Alman yapımı bir mavzer kaldı. Gerçi o mavzere de yıllar sonra bir 12 Eylül sonrası el koydu birileri.


TSEY YILMAZ DÖNMEZ
tsey_yilmazdonmez@hotmail.com
kafkasfederasyonu
Nart Dergisi 78. sayı
PauKaF
PauKaF
Site Admin
Site Admin
 
İleti: 20494
Kayıt: Sal May 08, 2007 4:27 am
Konum: MUDAREY-Гъубжь

HİKAYELER-NART DESTANLARI

Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyenler: Kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir