|
1. Bölüm
Öykümüz Karadeniz kıyılarında, şimdi manzarası çok güzel, fakat olayların geçtiği tarihte çevresi için felaket dağıtan bir yer olan bir köyde geçmiştir.
Köye o zamandan kalma adıyla Çerkesler Sapağı denilen bir yoldan geçilerek gidilir. Trabzon asfaltına çok tatlı bir meyille tepeden bakar köy... Sapağın her iki yanında geniş fındık bahçeleri ve bunların görüntüsünü tamamlayan çeşitli meyve ağaçlarıyla bir cennet görünümünü andırır. 500-600 metre kadar yakında olmasına rağmen köyün evlerini görmek mümkün olmaz asfalttan. İlk bakışta gerçekten bir Cennet’i andıran bu yer en hissiz insanın bile duygularını kabartır, kamçılar.
Resmi bir görevle gitmiştim Fatsa'ya. Aradan beş ay geçmesine rağmen beni anlayan, dilimi konuşan, dertlerimi paylaşabilmek için söyleşebileceğim bir kimse bulamıyordum.
Hüdaverle tanıştığım andaki sevincimi anlatamam. Başka başka bölgelerden olmamıza rağmen kırk yıllık arkadaş gibi ısındık birbirimize. İşte, dedim kendi kedime, nihayet içini dökebileceksin, aylardır beklediğin an geldi. İçimdekilerin hepsini bir anda anlatmak istiyordum. Durmadan konuşuyor, sorular soruyordum.
Fakat birden hayal kırıklığına uğradım. Muhatabım kızararak başını önüne eğmiş, önce söylediklerime bir anlam verememiş, sonra da susmuş susmuştu. Arkadaşımın durumunu anlamıştım. Bu defa şaşkınlık ve suskunluk sırası bana gelmişti. Bir hayli zaman geçti, susuyorduk. Bir yandan da arkadaşıma kızmaya başlamıştım; ne biçim Çerkes, kendi dilini bile bilmiyor, diyordum kendi kendime. - Susmanın sebebini anlıyorum. İçinden bana kızıyor, hatta Çerkes olduğumdan bile kuşkulanıyorsun, değil mi, dedi.
Gerçeği saklamanın gereksizliğini düşündüm. - Doğrusunu söylemek gerekirse öyle, dedim, çok şaşırdım.
Arkadaşım: - Bunun cevabını sana vermek isterdim. Fakat bunu sana başkasının açıklaması daha iyi olur. Çünkü ben bunu açıklayabilecek durumda değilim. Ne de olsa yine içinde bir kuşku kalacaktır, dedi.
Aradan bir hayli zaman geçti. Arkadaşım Hüdaver sık sık ziyaret etmeye başlamıştı beni. Ayrılmaz olmuştuk birbirimizden. Yine bir tatil günü buluştuk Hüdaver'le. Kısa bir sohbetten sonra sözümü keserek: - Hadi kalk, dedi. Seni Çerkes köyüne götüreceğim.
Birden şaşırdım. Fakat şaşkınlığımla beraber büyük bir sevinç kapladı içimi. Demek hayal kırıklığım boşunaymış, diyordum kendi kendime. Birlikte yola çıktık. Arabamız yeşillikler içinde bir yol ağzında durdu, indik. Hüdaver, köye yaklaştığımızı, girdiğimiz yolun da Çerkesler Sapağı; olduğunu söyledi. Etrafıma bakindim, yalnızca yemyeşil bahçeler ormanlar vardı. Ne kadar güzel yerlerdi buralar. Duygularımı belirtmek için başımı Hüdaver’e çevirdim. Fakat Hüdaver'in durumunu görünce neşem birden kaçtı. Yüzü ilk konuşmamızdaki gibiydi yine. Anlamsız anlamsız bakınıp, iç geçiriyordu. Dayanamayıp sebebini sordum. - Biraz sonra anlayacaksın, diyerek cevapladı. - Herhalde bunun bir öyküsü olmalı, ilginç bir adı var, dedim. - Biraz sonra dinleyeceksin öyküsünü, fakat hoş bir öykü değil.
Anlatmasını istedim. Anlatmadı. Israr ettim sonunda; - Pekala. Fakat bunu, bu öyküyü yaşamış birinden dinlemek gerek.
Yolumuza devam ettik. Yüz metre kadar ileride önümüzde büyük bir mezarlık gördük. Taşları dökülmüş her yanını otlar, çalılar kaplamış, terkedilmiş bir viraneyi andıran bir mezarlıktı. Arap harfleriyle okuma-yazma bildiğimden mezar taşları üzerindeki isimler ve tarihler dikkatimi çekti. Tarihler bundan 100 yıl kadar öncesini, isimler ise mezardakilerin tümüyle Çerkes olduklarını gösteriyordu. Merak ettim ve sordum. - Bu mezarlığın büyük bir kısmı 100 yıl öncesine ait ve hepsi Çerkes. Neden acaba? Sonra bunların çoğu kadın? - Burası cevrede Çerkes mezarlığı olarak bilinir. Öyküsü Kırk Gelin Çeşmesi ile ilgili, dedi Hüdaver.
|