Çerkeslerin Anasayfası

Çerkeslerin Anasayfası

Ben Halkım İçin Özgürlük İstiyorum
Sistem saati: Cum May 25, 2012 4:59 pm


Anasayfa  |   Kayit Ol  |   Sohbet  |   Cerkes Muzik  |   CerkesBuL  |   Sozluk  |   Linkler  |   Kiril  |   Basinda Cerkesler  |   Sitene Ekle  |   iletisim  |  

Tüm zamanlar UTC




Yeni konu gönder Konuya cevap yaz  [ 2 ileti ] 
Yazar Mesaj
 İleti başlığı: İLK TOKAT
İletiTarih: Cmt Eyl 05, 2009 10:08 am 
Çevrimdışı
Yönetici
Yönetici
Bramkhan

Kayıt: Pzr Ağu 19, 2007 8:54 pm
İleti: 3528
Konum: Çürüksu-TIW
ŞTIM Münteha Gülsu

Evin bitişiğindeki kilerin sıcaklığında kök salan patateslerin mora çalan gri uzantılarını kopartarak çöpe atarken, yaptığı işin ciddiyetini göstermek istercesine çıkıştı bana:

- Kalk, yapamazsın sen!


Halbuki…


Yapabilirdim!


Avlunun sağ kıyısındaki bu küçük kilerin apayrı bir yeri vardı çocuk dünyamda. Yaz boyu; kasalarca domates, üzüm ve elma olurdu raf niyetine kullanılan kocaman peynir bidonlarının üstünde. Domatesler, her biri belki de yarım kilo gelecek irilikte, mis kokulu, turuncuya çalan kırmızı renkte ve çoğunlukla lekeliydi. Ellerimle ikiye ayırırdım onları, işin yöntemini çoktan kavramıştım. İçleri beyaz beyaz, parlak olurdu; bir tutam buzu iyice kristalleştirip serpmişsin gibi sanki ya da toz şeker, evet, toz şeker serpilmiş gibi…



Üzümleri unutamam; incecik kabuklu, sulu üzümleri… Çoğunlukla mavimsi-yeşilimsi olurdu renkleri. İki teneke buğdaya ya da üç teneke arpaya alırdık bir kasa üzümü… Buzdolabı niyetine kullanılırdı yazın kiler; kerpiç duvarları, toprak zemini serin tutardı yazın meyveleri, sebzeleri…



Kışınsa, torba torba patates, bidonlarca peynir ve kundepsow olurdu bu kalabalık ailenin yiyecek deposunda. Un dededen kalma ahşap ambara doldurulup iyice basılarak muhafaza edilir, ambarın ön kısmında ancak bir küreğin sığabileceği genişlikte açılan minik kapılardan çıkartılarak, hamur haline getirilirdi. Kuzinede pişen h’alghuaneleri, tören ekmeği olarak yerdik, yılda birkaç kez…



Zordu h’alghuane pişirmek…

Hele evde dokuz kişiysen…



Annemin peşisıra mutfağa döndüm, patatesleri koyduğu naylon leğeni elime tutuşturmuştu kilerden çıkarken. Önemli hissetmiştim kendimi, çok ağır bir iş yapıyormuşum edasıyla girdim mutfağa. Elimdeki leğeni sobanın önüne bırakıp köşedeki sedire diz çöktüm.


Bir gelen olursa hemen kalk tamam mı, dedi annem usulca. Küçüklerin sedirde oturması ayıptı çünkü. Ancak annem kimse yokken bunu yapmama göz yummuştu. “Tamam!” dedim, halden anlayan bir tavırla.



Kocaman fıçıdan alıp getirdiği iri bir kap dolusu kundepsowu çırpmaya koyuldu annem, göz ucuyla da beni seyrediyordu. Elimdeki sapanın lastiğini çekiştirirken farkettim bunu. Başımı kaldırıp yüzüne baktım. O güne kadar hiç görmediğim ılık bir sevgi ışığı vardı bakışlarında. Anne kokusunu o anda öğrendim ben, aramızdaki iki metre mesafeye rağmen aldığım sıcacık anne kokusunu…



Sevgileri mesafelerle yaşamak daha güzeldi belki.

Daha kalıcı kılıyordu tatlı heyecanları.



Bakışlarını hızla kaçırdı ama mani olamadı anlık tatlı gülümsemesine. Elindeki kaba biraz su ekledi.



- Anne, bir bardak verir misin?

- Olmaz ama. Sofrayı beklemen lazım.

- Tamam.



Kundepsowu değişmem hiçbir şeye, asla değişmem! Ekşi-tuzlu tadıyla Çerkes olduğumu hissettirir bana her yudumda kundepsow; dedemin sulandırıp bulgur çorbasına kattığı bu yaşlı yoğurt, Kafkasya’dan bir kokudur adeta… Bekledikçe değerlenir, ballanır. Anne, kundepsowu kurduktan en az bir ay sonra açar kapağını ilk kez; altı aya vardı mı doyum olmaz tadına…



Sıcaktır kundepsow…


Isıtır dağlı yüreği…



Koparttığı çimlenmiş patates köklerini toplayıp sobaya doldurdu, hafifçe cızırdadı ıslak sebze artıkları. Eski emaye çaydanlığı çekip harlı ateşin üstünü kapattı tekrar.



Fokurdayan su sesi, yemek sesi alır giderdi beni; özeldi bence bu tınılar… Uzunyayla’nın soğuk, çok soğuk kışında, tuvalete giden bir çocuk için -ki henüz okula başlamamıştım, kışın tek dışarı çıkma sebebim tuvalete gitmek olurdu neredeyse- evet, benim gibi bir çocuk için en mutlu an, çevresi buhar tüten sobanın kenarına kurulmaktı, ıslak kazağını kurutmak amacıyla…



Uzunyayla; kıştı!

Kışın adı: Bizim köy!



Kuzinenin kızgın fırınına attı yıkadığı patatesleri. Tekrar ama bu kez daha uzun cızırdadı soba.



Peynir, tereyağı…

Ve fırında patates…

Adı “kumpir”miş…

Bilmezdik!



- T’ale, dedi dedem; koş, su getir bana.



Bu cümlenin anlamı, ”doreş”ten, yani kocaman un ambarının arkasında kalarak geniş sofadan ayrılan karanlık koridordaki güğümler dolusu sudan değil, yüz metre uzaktaki çeşmeden istediğiydi suyu…



Doreş, bulaşıklarımızın ve suyumuzun saklandığı dar koridordu. L şeklindeydi, ancak tek kişinin geçebileceği bir geçitten sonra sağa döner, beş metre kadar ilerlerdi. Raflara dizili tabaklar, bardaklar ve kocaman alüminyum, emaye güğümlerde, kovalarda sular olurdu doreşte.



Mutfağın ikinci kısmıydı aslında… Kalabalık bir aileydik ve tek bir mutfak dar geliyordu bize.



Evde dokuz kişi idik. Anne-babamın dışında benden küçük bir kardeşim, iki halam, bir amcam, nenem ve dedem vardı. Halalarım ve amcam bekarlardı henüz, evlenmek gibi bir dertleri de yoktu aslında. Ev işlerine yardım ederlerdi halalarım. Amcam ise genellikle düğünlerde olurdu. Nenem çoğunlukla odasında geçirirdi zamanını, sağlıklı sayılmazdı pek. Etliye sütlüye karışmaz, mutfağa da girmezdi fazla. Yaşlılığın getirdiği umutsuzluk vardı galiba içinde biraz da olsa, sessizdi genellikle. Dedem ise, yetmişini aşmıştı birkaç yıl önce ama buna rağmen delikanlı gibiydi, babamlardan hızlı yürür, daha güzel at binerdi. Saçları dökülmemişti hala. Dişleri de sağlamdı; ki, dışarıdaki kaynaktan akan buz parçalarıyla dolu suyu içebiliyordu!



Suyu getirmek ise benim görevimdi.

Zahmet oluyordu bana, evet!

Çocuktum…



Koşa koşa aldım kulpsuz cam sürahiyi. Lastik çizmelerimi giyerken elimden düşürmemek için kapının eşiğine bıraktım ama eşiğin yüksekliğini hesaplayamamıştım tabi!



Kapılar alçacıktı evde, tüm kapılar daracık ve alçacıktı. Büyükler geçerken, kafalarını çarpmamak için eğilirlerdi, hatta bende de özenti midir, örnek midir bilmem, alışkanlık olmuştu kapılardan geçerken eğilmek, halbuki daha yarısına gelmemiştim ancak kapıların boyunun… Eşiklerse yüksekti, öyle ki, biraz daha küçükken, dizlerimi eşiğe dayayıp, ellerimle tutunarak zor aştığımı hatırlarım bu eşikleri…



Her neyse… Sürahi düştü ve belki de o güne kadar almış olduğu birçok darbenin etkisiyle midir bilinmez, dağıldı un gibi.



Şıngırtıyı duyan annem, elinde iki çay bardağı ve bir temizlik beziyle fırladı mutfaktan!



- N’oldu?

- Kırıldı!

- E, dikkat etseydin ya!



Sessizdi! Sinirli ama sessiz! Kendine hakim olması gerektiğini biliyordu, çünkü dedemle hala konuşmuyor olmasının yanı sıra, bana sert çıktığı anda, yaşlı meleğimin odasına dalıp, yanaklarımdaki boncuk boncuk gözyaşlarıyla duygu sömürüsü yapacağımı biliyordu! Dedemin ayıplaması ölümdü annem için, zira xabzeye göre; gelinin çocuklarını, aile büyüklerine rağmen azarlaması, ayıpların en büyüklerindendi.



- Ben sana sonra gösteririm! Git diğer sürahiyi al!



Başım önde, içimden gülümseyerek gittim tekrar doreşe. Küçük ahşap tabureye çıkarak tel raflardan birinden aldığım ince boyunlu, parlak sırlı, bakır sürahiyle geçtim, gözlerini üzerime dikmiş, adımlarımı sayan annemin önünden.



Bu kez temkinli davrandım, koluma geçirdim sürahinin uzun kulpunu. Lastik çizmeleri giymek kolaydı; bağcıkları, çözülmesi gereken bantları yoktu; eğilmeden geçirdim ayaklarıma.



Soğuktu sokaklar.



Avludaki kirli su birikintilerinin üzerlerinde, incecik, ilk bakışta farkedilmeyecek kadar berrak buz katmanları vardı. Üstlerine basıldığında, narin bir sesle çatırdar, altlarında kalan hava kabarcıkları, farklı renk ve ışık oyunları yaratarak su yüzüne çıkar, kaybolup giderlerdi sinsice…



Gülümserdim.



Zıplamaktan yorulup, kollarımı iki yana sallamaya başladım yürürken. Ayaz yakıcıydı; değdiği yeri kamçı yemişçesine kızartıp sızlatıyordu.



Kanatıyor,

Kanatıyordu…



Bir kuş vardır Uzunyayla’da; adını bilmem! Temiz ve sevimlidir sesi, insanı alır götürür! Çuvaldaki kabuklu cevizlerin hızlı hızlı birbirine çarpmasına benzer ya da bir tombala kesesindeki pulların sertçe silkelendikleri zaman çıkarttıkları sese… Mekanik ve şenlikli-şıngırtılı… İşte o kuştan vardı çeşme başındaki ağacın tepesinde. Islak taşlara dayayıp ayağımı, uzun süre dinledim; ben doyamadan senfonisine, uçup gitti…



En güzel notaları

Kuşlar çalardı…

Ben çocukken…



Doldurduğum buzlu sudan dış yüzeyi buharlanan sürahinin sıcak kulpuna yapışıp, çamurlu toprağı savurarak düştüm kısacık dönüş yoluna.



Karlar üst üste yağdı mı; hele ki gece yağdı mı; çarşaf gibi olurdu her taraf; jilet gibi derler ya, öyle… Ütülü, sakız gibi bir çarşaf serilmiş olurdu adeta sokaklara. O bembeyaz, ayak değmemiş düzlüğe basan ilk canlı olabilmek için birbirimizle yarışırdık arkadaşlarla. Kazanan, adını yazardı zafer anıtı olarak en tepeye, buzlaşan isim, haftalarca kalırdı bazen karın üstünde.



O zaman öğrendim ben, adımı yazacağım her yerin, mutlaka beyaz olması gerektiğini.



Çeşme yolunun sağ kıyısında işte böyle bembeyaz, henüz çiğnenmemiş, taptaze karlar gördüm birdenbire. İçimdeki şeytan, “Yürü hadi, bak seni çağırıyor özgürlük!”, dedi. Çocuk coşkunluğumla melek olduğundan şüphe duyduğum bir başka ses ise, “Olmaz, deden seni bekliyor! Kocaman delikanlısın artık sen, bu gibi bir haylazlık yapman doğru değil!”, diyordu aynı anda.



Ve ben, bu yaşımda hala bırakamadığım huyuma uyarak, şeytanın dediğini yaptım.



Sürahiyi kar kümesinin hemen yanındaki kullanılmayan traktör tekerleğinin ortasına bıraktım. Eğilip paçalarımı sıyırdım, lastik çizmelerimin içine soktum kıvırıp. Islanırlarsa annem suçumu anlamakta gecikmeyecekti çünkü. Sonra uzanıp bir avuç kar aldım kocaman kümeden, dilimle dokunup hafifçe de kokladıktan sonra ağzıma attım ve çevredeki taşlardan birine basarak tırmandım küçük beyaz tepeciğe. Ancak sandığımdan daha derindi kar; hafiften buz tutan yüzeyine basmamla, baldırlarıma kadar içine gömülmem bir oldu. “İşte şimdi bittim!”, dedim kendi kendime. Kıpırdayamıyordum çünkü. Hatta kıpırdamaya çalıştıkça daha da batıyordum. Öyle ki, neredeyse koltuk altlarıma kadar karın içindeydim artık. Üşümeye başlamıştım üstelik, iliklerime kadar ıslanmıştım da; yaptığım yaramazlığı annemden gizlemek için sıyırdığım paçalarımın, çizmelerime kar dolmasına neden olacağını tahmin edememiştim. Çaresizliğe kapılıp, yastığın üzerine yatar gibi bıraktım başımı, göğsüme kadar battığım karın üzerine...



Tam bu sırada bir ses duydum omzumun üzerinden:



- Kara saplandın saplanmasına da, asıl merak ettiğim şu: Neden ve nasıl çıktın o kümenin üstüne?



Komşumuz Ali Dede idi sesin sahibi. Uzanıp kollarımdan tutarak çekti beni, kardan kurtarıp yere bıraktı. Birkaç yıl önce, yani daha da küçükken; 3-4 yaşlarımdayken çamura batardım sık sık. Özellikle ilkbahar aylarında evimizin önü çamur deryasına dönerdi. Üstelik son derece yapışkan ve ağdamsı bir çamur olurdu bu. O yaştaki bir çocuğun kurtulması neredeyse imkansızdı; batmayagörsün. Ben de çıkamazdım tabi bu bataklık benzeri yerden; zırıl zırıl ağlayarak evden birilerini çağırır, “Yine mi!”, diye söylenerek yanıma gelen annem ya da halalarımdan biri tarafından kurtarılırdım genellikle. Ali Dede beni kardan çekip aldığı anda, birkaç yıl öncesine dönmüş, çamura batmış çırpınır bir halde hissetmiştim kendimi.



- Sırılsıklam olmuşsun! Hadi, eve gidiyoruz!

- Ben giderim dede!

- Olmaz! Ver o sürahiyi bana! Yürü hadi!

- Ama gidebilirim. Üşümüyorum ki!



Anneme yakalanmamaya dair umudum vardı hala ama Ali Dede gelirse, yandığımın resmiydi.



- Yürü dedim sana!



Başımı öne eğip sol yanına geçtim. Kaderime razı; yürüyordum.



Beni ata ilk kez Ali Dede bindirmişti. Geçen yazdı, iyi hatırlıyordum. Beş yaşındaydım. “Kocaman oldun artık, at binmeyi öğrenmen lazım!”, demişti. Hatta bu ilk binişimde, kendi başıma atın üzerinde kalmayı başarabilirsem bana sevimli bir tay hediye edeceğine dair söz vermişti. Önce belimden tutarak birkaç adım yürütmüştü atı. Birkaç dakika sonra ise bırakmıştı belimi, atın üstünde kalabildiğim süre beş saniyeyi geçmezdi galiba; düştüğüm anda uzanıp havada kaptı beni Ali Dede ama vaat ettiği tayı vermekten de geri kalmadı; gerekçesi ise benim gibi cesur bir delikanlının tayı çoktan hak etmesi idi; zira diğer çocuklar gibi korkudan çığlık atmamıştım atın sırtında desteksiz kaldığım ilk anda.



Eve dönüp bu üstün kahramanlığımı dedeme anlattığımda ise, ummadığım bir tepkiyle karşılaşmıştım. “Bunun tebrik edilecek bir yanı yok. Kocaman adam oldun, tabi ki at bineceksin artık ama madem bu kadar çok istiyorsun aferin duymayı, aferin o zaman sana!” demişti dedem gayet ciddi bir edayla. Aslında biraz hayal kırıklığına uğramıştım, büyük bir takdir bekliyordum işin gerçeği. Dedemin ağzından “artık büyüdün” lafını duymak, bu hayal kırıklığını anında unutturduğu gibi, aferin kelimesinden de kat be kat üstün bir gurur ve mutluluk vermişti bana. At binişimi, daha doğrusu “at binemeyişimi” dedeme bir an önce sergilemek için sabırsızlanıyor, babam atlarımıza bakım yaparken dedemin uğrayıp teftiş yapmasını ve atlar hakkında değerlendirmelerde bulunmasını bekliyordum aceleyle; çünkü o anda ben de yanlarında bulunacak ve bir punduna getirip, beni atlardan en güzelinin üstüne bindirmelerini sağlayacaktım. Ancak olmamıştı. Fark etmemişlerdi beni hiç. Ben de açık açık söyleyememiştim derdimi. Dolaşıp durmuştum etraflarında.



Atları sevmeye o zaman başladım ben.

Dillerini çözdüğümde ise delikanlıydım.

Tıpkı kendileri gibi…



Ali Dede'nin yanı sıra yürüyordum; üşümeye başlamıştım iyiden iyiye. “Hastalanırsam yandım ben, annem çok kızacak!” diye geçiriyordum içimden. Ama hastalanmamam da imkansız gibiydi, iliklerime kadar işlemişti kar suyu. Saplandığım yerde ne kadar süreyle kaldığımı bilmiyordum ama epey beklemiş olmalıydım çünkü ayak parmaklarım sızlamaya başlamıştı son anlarda.



Avludan girerken bir titreme sardı tenimi; ama soğuktan değildi bu. Dedem en az yarım saattir benden su bekliyor olmalıydı ve bu evdeki herkes için affedilemez bir şeydi. Gerçi dayak yemeyecektim, biliyordum. O güne kadar hiç gelmemişti bu başıma. Dayak arsızı olan çocuklar korkmazlar zaten pek, ben korkuyordum işte. Dövülmenin ne olduğunu bilmiyordum; ki bu pek fena bir şeydi. Üstelik laf işitmek gururumu kırıyordu ve bu çok daha zor geliyordu bana. Hele babam o mavi gözlerini bir dikti mi üzerime… Erirdim adeta. Ağzını açıp bir tek kelime etmesine gerek yoktu; ki çoğunlukla etmezdi de zaten. Bakardı sadece. Bakardı.



Erirdim.

Bakardı.

Ölmek isterdim anında.



- Nise! Yahu neden çıkıp aramıyorsun; bak donmuş bu çocuk!



Annem çıktı alelacele.



- Yavrum donmuş çocukcağız resmen, karın içine düşmüş çeşmeden gelirken. Her taraf buz, görmeden basmış yuvarlanmış! Aramıyorsunuz da nerede kaldı diye!



Annem Ali Dede'yle de konuşmuyordu. Yedi yıllık gelindi daha, konuşmak bir yana köydeki büyüklerin çoğuna görünmüyordu bile. Başını salladı hafiften, teşekkür eder gibi.



- Sobanın yanına oturt çocuğu. Düştü diye kızma, ben de sana kızarım sonra, tamam mı?



Hafifçe gülümsedi annem. İçeri gelmesini rica etti işaret diliyle Ali Dedeye.



- Yok, kızım; sağol. Gideyim ben, işlerim var. Akşama gelirim ama söyle huysuz kayınpederine.



“Huysuz değil ki!” anlamında başını salladı annem sağa-sola. İşaret diliyle çok rahat anlaşabilir hale gelmiştik artık annemle; sadece ben değil, gelenekler gereği konuşmadığı herkes öğrenmişti bu dili.



- Vallahi de billahi de huysuz! Bana mı öğreteceksin sen yetmiş yıllık arkadaşımı?



Gülümsedi annem.

Meleklere benzedi.



Ali Dede'nin peşinden indiği basamakları tırmanırken, koruma altında olduğumu hissetmenin verdiği derin rahatlığı yaşıyordum. Üstelik kaza geçirdiğime, buza basıp kaydığıma dair kocaman bir şahidim de vardı. Tam bu sırada dedem çıktı odasından.



- Yavrum nerde kaldın? Seni aramaya geliyordum ben de, köpekler mi ürküttü acaba diye korktum.

- Yok dede, düştüm.



Ağlamaklı, titrek bir sesle söylemiştim bunu.



Çok nazlıydım.

Atlar kadar

Nazlı…



Dedem, son birkaç aydır takındığı tavrıyla yanıtladı içli içli söylediğim cümleyi:



- Bir yerin yaralanmadıysa sorun yok. Yara varsa gel saralım.

- Yaram yok.

- İyi o zaman. Hadi üstünü değiştir bakalım. Pasaklı pasaklı gezme, ayıp!



Bu ani değişimi, katı tavırları şaşırtıyordu beni dedemin. Halbuki daha birkaç ay öncesine kadar bana bebek gibi davranır, her hatamda beni kollar, suç ortağım olurdu. Ama artık göz yummuyordu yanlışlarıma. Eksikliklerimi gizlemiyor, hatta tam tersine, üstüne basa basa düzeltiyordu. Beni artık sevmediği konusunda şüpheye kapılmıştım bu farklılaşan davranışları karşısında, hatta küçük amcamın yeni doğan bebeğini suçlu ilan etmiştim kendimce. Kıskançlık denilen hastalık beynimi kemirmeye başlamıştı iyiden iyiye. Ama dedem bana hala aynı ilgiyi, şefkati gösteriyordu aslında. Öpüp kokluyor, kucağına alıp Arap harfleriyle yazılı Türkçe kitaplarını okuyordu bana. Minik tavşanın hikayesini hala bıkmadan, onlarca kez üst üste tekrarlıyordu. Peki, değişen neydi o halde?



O yaşta aklım ermiyordu buna, ama Çerkesler, 6 yaşından itibaren yetişkin gibi davranırlar çocuklarına.



Ayıptır büyükler için ayıp olan her şey, 6 yaşındaki bir Çerkes çocuğu için de…



- Hadi, çıkar üstündekileri. Kimse görmesin, çok ayıp!



Gözlerinde derin bir sevgi kıpırtısı yakaladım dedemin, bu cümleyi söylerken. Ki o kıpırtı, dünyalara bedeldi benim için. Sevildiğimi biliyordum. Ve bu yüzden, hiç üzmüyordu beni, bana yetişkin bir insanın sorumluluklarını yüklemeleri.



Annem, dedemin lafını bitirip odasına dönmesiyle birlikte kolumdan kavradı sertçe.



- Gel bakalım buraya!



Antrenin dibindeki boş odaya attı beni, içeri girip kapıyı kapattı.



- Neden yalan söylüyorsun?

- Söylemedim ki!

- Düşmediğini biliyorum küçük bey!

- Düştüm, Ali Dede de gördü!

- Dede seni üzmemem için söyledi bunu! Bak! Yaramazlık yapmana kızmıyorum. Henüz küçüksün ve bu olası bir şey. Ama iki şeye çok kızıyorum: Birincisi dedeni bekletmen ki bunu asla affetmeyeceğim; ikincisi de yalan söylemen. Şimdi doğru düzgün itiraf et dedenin sözünden çıktığını, sonrasını düşünürüz.

- Düştüm ben anne!

- Bu kadar mı?

- Hı hı…



Tokat attı bana. İlk kez.

Hayatında ilk kez.

Gözlerim doldu.



- Ama karlar vardı. Çok güzeldi.

- Ha şöyle.

- Sürahiyi bıraktım.

- Aferin.

- Kırılmasın diye bıraktım sürahiyi.

- İyi yapmışsın.

- Paçalarımı da sıyırdım ıslanmamaları için.

- İyi olmuş. Ama yine de ıslandın beline kadar bak!

- Düştüm çünkü.

- T’ale!

- Ama düştüm. İçine düştüm yani kar tepesinin. Çok derinmiş meğer. Fark edemedim. Orada kaya vardı ya zaten, kayanın üstünü kapladı zannettim. Meğer birileri kar toplamış orada, gece de o tepeciğin üstünü yağan yeni karlar kapatmış. Ben de oynamak istemiştim biraz.



Kendi kendine gülüyordu annem, engel olamıyordu buna. Bir tokadın neler yapabildiğine şaşırmıştı galiba. Ağlamaklı sesim ve titreyen dudaklarımla bülbül gibi şakıyışım, susmayışım, daha doğrusu susamayışım hoşuna gitmişti anladığım kadarıyla. Bir yandan üstümü değiştiriyor, diğer yandan anlattıklarımı dinliyor ve gülüyordu. Ben ise susmamacasına sıralıyordum lafları peşi sıra, döküldü dökülecek gibiydi gözyaşlarım.



- Ali Dede geldi sonra, “Sen neden çıktın oraya“, dedi. Ben cevap vermedim. Çekip çıkardı beni, eve gidelim dedi. Ben giderim, dedim kabul etmedi. Sonra da eve geldik. Bu kadar.

- Bitti mi?

- Bitti.

- Aferin. Bundan böyle bana her konuda doğru söyleyeceksin tamam mı?

- Tamam.

- Söz mü?

- Söz.

- Dedeni bekletmen konusuna gelince… Bu davranışının affedilecek bir tarafı yok. Cezanı çekmen lazım. Adamcağız çok merak etti seni, köpekler korkutup kovaladı sanmış. Bunun bedelini ödeyeceksin. Ayrıca, büyük sözü dinlememek, onlara saygısızca davranmak ayıpların en büyüğüdür. Bir daha yapma, tamam mı? Cezana gelince, bunu baban belirleyecek. Akşam tek tek anlatacağım ona olan biteni. Haberin olsun.



Tokat yemek istemiştim o anda annemden. Onlarca tokat yemek… Yüzüm gözüm morarana kadar…



Tokat yemek istemiştim.



Babam mavi gözleriyle bakacaktı yine çünkü.

Hiçbir şey yapmadan,

Tek kelime etmeden,

Öyle bakacaktı gözlerimin içine.

Ölmek isteyecektim.



Bir tek bakışın kelimeleri devirip geçtiğine şahidim ben, işte o günlerden. Hatta onlarca tokadı tercih ettirebildiğine… Ben, işte o bakışlar sayesinde; henüz 6 yaşımda belirledim hayat felsefemi galiba. Ömür boyunca babamı üzmemek, utandırmamak ve o sert, o mavi bakışların ardındaki çocuğu incitmemekti yaşam gayem. Ona layık olmaktı. Çünkü anlamıştım ki, o bakışlar hayattaki en büyük sevginin, en büyük sevgilinin bakışlarıydı aslında. Kuytusunda barındırdığı büyük sevgi ve derinlerindeki hayal kırıklığının bana yansımasıydı çektiğim vicdan azabı ve bu azap, yaptığım yaramazlığı tekrarlamamı engelliyordu gizli saklı. Matematikten kalan öğrencinin, öğretmeninden utanması gibi tıpkı. Hani, öğretmen “Tüm emeklerim boşaymış aslında!” der gibi bakar ya yüzünüze… Erirsiniz. Bir daha kalmazsınız o dersten ya da en azından, kalmamak için elinizden geleni yaparsınız. Bunun gibi…



İlk tokadımı böyle yemiştim annemden. Sonrası gelmedi.

Atlar gibi koşmayı öğrendim sonra.

Yılkıyı peşime takıp, dörtnala koşmayı…

CC

_________________
Resim

cerkez çerkes kafkasya adige çerkez çerkes kafkas abhaz adiga abaza kuzey müzik music mp3 wored tarih kültür fotoğraf foto resim bilgi isim ad köyleri düğün mahalli video kitap savaş haber güncel yeni dil sözlük çeviri kiril dernek kafder kaffed birkaf en iyi yeni çok bkd imam şeyh şamil adigey abhazya oset çeçen karaçay rusya siteleri indir dinle tarih türk


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: İLK TOKAT
İletiTarih: Pzr Eyl 06, 2009 4:39 pm 
Çevrimdışı
Emektar Üye
Emektar Üye

Kayıt: Çar Arl 05, 2007 8:44 am
İleti: 2051
çok güzeldi.sağol meryem
ebeveyn olmanın en zor yanı bu galiba evladına gereken terbiyeyi canını yakmadan vermek biz bunun yolunu bulmuşuz Surprised

_________________
Resim
cerkez çerkes kafkasya adige çerkez çerkes kafkas abhaz adiga abaza kuzey müzik music mp3 wored tarih kültür fotoğraf foto resim bilgi isim ad köyleri düğün mahalli video kitap savaş haber güncel yeni dil sözlük çeviri kiril dernek kafder kaffed birkaf en iyi yeni çok bkd imam şeyh şamil adigey abhazya oset çeçen karaçay rusya siteleri indir dinle tarih türk makale link sohbet chat izle uzunyayla download kimdir nedir nasıl kabardey besleney şağsığ abzeh abzex hatukoy ubıh elbruz mit


Sayfa başı
 Profile bak  
 
Önceki iletileri göster:  Sıralama  
Yeni konu gönder Konuya cevap yaz  [ 2 ileti ] 

Tüm zamanlar UTC


Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyenler: Kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir


Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumda konulara cevap yazamazsınız
Bu forumda kendi iletilerinizi değiştiremezsiniz
Bu forumda kendi iletilerinizi silemezsiniz
Bu forumda dosya ekleyemezsiniz

Arama:
Git:  

Cerkez Muzikleri - Kafkasya - Cerkez - Google - Cerkez isimleri - Adige - Abhazya - Kafkas - Circassain - Cerkes.Net - Adigece Sozluk - Video - Sohbet - Cerkez Tavugu

Haberler Haberler Site haritası Site haritası SitemapIndex SitemapIndex RSS besleme RSS besleme Kanal listesi Kanal listesi
Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group
phpBB3 Türkçe: phpBB Türkiye
[ Time : 0.168s | 11 Queries | GZIP : On ]


Sitemizin hicbir kurum ve kurulusla iliskisi bulunmamaktadir.