Çerkeslerin Anasayfası

Çerkeslerin Anasayfası

Ben Halkım İçin Özgürlük İstiyorum
Sistem saati: Cum May 25, 2012 4:39 pm


Anasayfa  |   Kayit Ol  |   Sohbet  |   Cerkes Muzik  |   CerkesBuL  |   Sozluk  |   Linkler  |   Kiril  |   Basinda Cerkesler  |   Sitene Ekle  |   iletisim  |  

Tüm zamanlar UTC




Yeni konu gönder Konuya cevap yaz  [ 2 ileti ] 
Yazar Mesaj
 İleti başlığı: BİR SÜRGÜNÜN ANATOMİSİ...
İletiTarih: Çar Tem 01, 2009 5:03 pm 
Çevrimdışı
Yönetici
Yönetici
Bramkhan

Kayıt: Pzr Ağu 19, 2007 8:54 pm
İleti: 3528
Konum: Çürüksu-TIW
Zorluklar ve acılar yaşandı ama umutlar hiç tükenmedi..Karadeniz ile Hazar Denizi arasındaki coğrafyada yaşayan, mitolojiye konu olan Kaf (Kafkas) Dağı'nın insanları, tarihlerinin belli döneminden sonra kendi iradeleri dışında pozisyonlarla karşı karşıya kaldı. Kuzey Kafkasya tarih boyunca pek çok akına ve süreli işgale uğradı. Yanı sıra çeşitli nedenlerle gerçekleşen göçlerin de geçiş alanı oldu.



374 yılında, Atilla'nın önderliğindeki Hunlar Kafkasya'yı işgal etti. Atilla'nın Avrupa üzerine yaptığı seferlere Çerkes süvari birlikleri de katıldı. Tarihin akışı içinde Altınordu ve Bizans ordularında da yer aldı Çerkesler. 12-13. yüzyıllardaki Moğol istilası ve istila sırasında başlayıp sonrasında da devam eden veba hastalığı, Kuzey Kafkasya'daki trajik dönemlerden biri.



Özellikle 1390'larda Timur'un Kafkasya'da yarattığı yıkım korkunç olmuş, Timur ordusunun geçtiği yerlerde 100 yıl tahıl ve ot yetişmediği nesilden nesile anlatıla gelmiştir. Sonraları İskit ve Sarmat dönemleri yaşandı. Dönüm noktasında ise Çarlık Rusyası vardı. Çarlık Rusyası Karadeniz sahiline ve sıcak denizlere inmeyi büyük hedef olarak gördü ve Çarlar ayaklarını Akdeniz'de yıkama hayalini kurarak Kafkasya'ya yöneldi.Aralıklarla yaklaşık 300 yıl süren eşitsiz savaşın sonucunda, önce 1859'da Dağıstan ve Çeçenya bölgesinde sonra 1864'de Adıge-Vubıh ve Abhaz bölgesinde Çarlık Rusyası'na yenik düştü Çerkesler.

Osmanlı ve Rusya'nın anlaşmasıyla sürgün



21 Mayıs 1864, Çarlık Rusyası orduları için zafer günü olurken Çerkesler açısından trajik bir dönüm noktası oldu. Rusya ve Osmanlı arasındaki anlaşma, "İngiltere Rusya'ya karşı Çerkesler'i desteklemektedir, çünkü Çerkesler Hindistan'ın bekçileridir" anlayışındaki İngiltere politikaları ile örtüşünce sürgün gerçekleşti.



Çarlık, boyunduruk altına almakta zorlandığı bu halkı stratejik konumu önemli olan Karadeniz kıyı şeridinde bir arada tutmak istemiyordu. Zayıf düşen ve sınır sorunları yaşayan Osmanlı savaşacak güç peşindeydi. İngiltere için güçlenen Rusya'yı oyalayacak Osmanlı kalmıştı. Adıge, Vubıh ve Abhazlar'ın yüzde 80'i Osmanlı İmparatorluğu topraklarına dağınık bir şekilde ama belli bir iskan politikası ile yerleştirildi.



Rumeli ve Ortadoğu'ya, Sinop'tan Reyhanlı'ya uzanan hat üzerine ve Marmara Denizi'nin Anadolu yakasında Düzce, Sakarya, Bursa, Balıkesir, Çanakkale hattına. Bir ölçü olabileceği düşüncesi ile iletelim ki; kendi coğrafyalarında merkezileşmiş feodal süreci ve kendilerine özgü ulus-devlet sürecini yaşamadı söz konusu halklar. İradi kararları değildi bu. Özgürce yaşamak, kültürlerini geleceğe taşımak ve insanlığın ortak kültürüne katmak hakları tehdit edildi.



500 bin civarında insan yaşamını yitirdi



Yaklaşık 1.5 milyon insan vatanını terketti, 500 bin civarında insan sürgün yolculuğunda ve ilk yerleştikleri bölgelerde yaşamını yitirdi, sadece Trabzon'da 53 bin insan öldü.



Osmanlı'da göçmenler için 10 yıl askerlik muafiyeti vardı. Bu durum "Gönüllü Birlikler" oluşturularak aşıldı. Savaştan çıkan, sürgün yolculuğunda ve ilk yerleştirildikleri topraklarda hastalıklardan kırılan Çerkesler, bir süre sonra tekrar savaşın içinde buldular kendilerini. 93 Harbi olarak bilinen 1877-78 Osmanlı-Rus savaşında gerek Balkan gerekse Kafkas cephesinde savaştılar.



Berlin Anlaşması'na konan bir madde ile, Balkanlar'daki Çerkes nüfusu yeniden sürgüne tabi tutuldu. Bir kısmı Anadolu'ya, bir kısmı Ortadoğu'ya gönderildi. Osmanlı'nın ilerleyen dönemlerinde Çanakkale'den dönemeyen, Sarıkamış'ta donarak ölenlerin içinde onlar da vardı.



1908'de, 2. Meşrutiyetin ilanından sonra İstanbul'da Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti kuruldu ve çeşitli yerlerde şubeleri açıldı. Derneğin kurucuları tarafından daha sonra "Şimali Kafkasya Cemiyeti" kurulmuş, bu oluşum Çerkesler özelinde siyasi çalışma yapan ilk ve tek kurum olmuştur.



Diyasporada ilk kez Adığe ve Abhaz dilleri alfabeleri düzenlendi, "Guaze" -Rehber- adıyla (1911-1914) dünyada ilk kez Adıgece gazete yayınlandı. Adıgece ve Abhazca kitaplar bastırıldı ve kitaplar ana vatandaki okullara da ulaştırıldı. Cemiyet, Cumhuriyet döneminde kapatıldı.

Son Vubıh: Tevfik Esenç



1950'lere kadar bir sessizlik dönemi yaşandı, Cumhuriyet döneminde ilk dernek İstanbul'da 1951'de kuruldu ve sonra Anadolu'ya yayıldı. 1928-1953 arasında, Çerkesler'in kendi kültürlerine yönelik yayınları (dergi veya gazete) olamadı.



Adıge, Abhaz ve Vubıhlar açısından, Türkiye'de yaşayanların anavatan Kafkasya'da yaşayanlardan daha fazla oluşu, yaşanan trajedinin sadece bir yanı. Bir Adıge halkı olan Natuhaylar tarih sahnesinden silindi. Fransız bilim insanı George Dumezil ile çalışmaları sonucu anadilinin alfabesinin oluşturulmasına katkı sunan, 1992'de yitirdiğimiz Tevfik Esenç Vubıhçayı konuşabilen son insan olarak simgesel anlamda "Son Vubıh" olarak anılıyor.



Sürgün tarihi olan 1864'e değin, dünya literatüründe Kafkasya denince Çerkesler anılırdı ilk ağızda, şimdi Kafkasya'nın küçük halklarından biri olarak anılıyorlar.



Yazılı olmayan anayasaları ile yaşamlarının her evresinde her soruna çözüm üretebilen, özgürlüğü dört duvarla sınırlayacak hapishaneleri olmayan, doğa ile barışık yaşamlarında insanlığın kültür hazinesine katacakları güzel sosyal ilişkiler geliştiren masalların Kaf Dağı'nın kadim halkı Çerkesler, dünyada 40'ın üzerinde ülkede yaşıyorlar şimdi.



145 yıldır...



145 yıldır Çerkesler;



İnsanlık ayıbı ve suçu olan sürgünü ifade ederken,



Yıllar önce uğradığı haksızlığa karşı hak arar ve bu güne dair taleplerini dile getirirken,



Bunca acıya karşın tarihi düşmanlıkları hatırlatma ve diriltme anlamı yüklemeden sürgünün birinci derece sorumlusu Çarlık Rusyası ideolojisini mahkum edip barış içinde eşitçe bir yaşam isterken,



Ağıtlar yaktığı 21 mayısları yeniden var oluşunun günü yapmaya çabalarken, ölümlere, sürgünlere inat yaşama tutunmaya devam ediyor.



Ve Çerkesler; Temsil Edilmeyen Uluslar ve Halklar Örgütü (UNPO)' nün 1997 kararları gereği;



19. yüzyılda "Çerkes Halkına soykırım yapıldığının tescil edilmesi" ve "Çerkes Halkına sürgün ulus statüsü" verilmesi,



Çerkesler'e hem Rusya, hem de yaşadıkları ülke vatandaşlığı olmak üzere "Çifte Vatandaşlık Hakkı" verilmesi,



Çerkes Halkının ulusal topraklarına dönebilme garantisi verilmesi çağrısını yapıyor.



Ve Çerkesler;



Diasporada eşitçe bir arada yaşam için gerekli kültürel-demokratik hakların ayırımsız uygulanması, etnik kimliğin özgürce ifadesi ve resmi düzeyde tanınması, anadille eğitim, özgürce örgütlenebilme, siyasi temsilcilerini meclise gönderebilme, ana dilde isim-soy isim ve köy isimleri konusunda sıkıntıların giderilmesi, gerçek demografik yapıyı ortaya koyabilecek resmi araştırmaların yapılabilmesi, kültürle ilgili sosyal-kültürel araştırmaların önünün açılması ve üniversitelerde gerekli birimlerin oluşturulması,



Çeçenya'da 40 bini çocuk 250 bin cana mal olan ve bütün nüfusu bir milyon iken dörtte birini yitiren Çeçen Halkı için soykırıma dönüşen kirli savaşın sona ermesi, barış ortamında Çeçen Halkı'nın da onaylayacağı statünün oluşturulması ve Avrupa Birliği'nce tescillenen insan hakları ihlallerine duyarlı olunması, mültecilere resmi statü tanınması,Abhazya'nın bağımsızlığının tanınması, Gürcistan'ın savaşa davetiye çıkaran yaklaşımlarına net tavır alınması, Türkiye'nin Gürcistan'a verdiği askeri ve siyasi desteğin komşuluk ilişkelerini aşan bir uygulama olduğundan hareketle ve bizlerin vergilerinin Abhazya ve Osetya halkına yani bizlerden olan insanlara kurşun olarak geri dönebileceğinin dikkate alınarak sona erdirilmesi,Güney Osetya Halkı'nın geleceğine özgürce karar verme hakkına saygı duyulması,Rusya Federasyonu'nda yeni idari düzenlemelerle küçük federatif cumhuriyetlerin eritilmesi uygulaması için tartışma yaratılarak kamuoyunun nabzının ölçülmeye çalışıldığı Adıgey Cumhuriyeti konusunda duyarlı davranılması çağrısını yapıyor.Zorluklar ve acılar yaşandı ama umutlar hiç tükenmedi. Çerkesler dünyayı renklendirmek, dünya kültür mozaiği içinde yerini almak istiyor, diğer halklar kadar, ne eksik, ne fazla!



* Yaşar Güven, Jineps gazetesi, yayın kurulu üyesi....

'Bu, gerçek ve acımasız bir savaştı. Yüzlerce Çerkes köyü ateşe verilmişti, onların ekinleri ve bahçeleri imha edilerek atlara çiğnetiliyor, harabeye çevriliyordu. Teslim olup boyun eğenler ise ovalara sürgün edilerek özel pristavların emrine veriliyordu. Bir kısım ise Osmanlı topraklarına göçürülmek üzere deniz kıyısına gönderiliyordu.'

Ölüm var önümüzde



Ne varsa miras kalıp gelen gerilerden.



Adımız kuma yazılıp silinmesin



Güneşe yazalım



Her gün yeniden doğalım.



Bir halk isek bizde



Geleceğe miras kalalım.



Zafer Süren



(Tama Bahar Gelmeyecek kitabından)

Çerkezleri 1818-1819 yıllarında ziyaret etmiş olan Şövalye Kont T.de Marigny, bu insanların arasındaki terbiye, büyüğe ve kadına saygı, boğazına, beline ve diline sahip olmada gösterdikleri irade ile misafirperverlik, fazilet ve inceliklerini uzun, uzun anlatır ve eğer ailevi vaziyeti müsait olsa idi, bu insanlar arasına yerleşip geri kalan hayatını orada yaşamak istemiş...



Kont un bahsettiği saygı folklörlerine de yansımaktadır. Ten teması olmadan kadın ve erkeğin parmak uçlarında raksı, içlerinde ki heyacanın ve öfkenin hareketlere yansıması ritmik ve fizik kurallarını adeta ters düz eden figürler...



Çerkezler günümüze kadar dillerini, kültürlerini, folklörlerini, yaşam biçimlerini dünden bugüne taşıyabilen ender bir ırkdır...

İNSANLARI VATANLARINDAN ÇIKARMAK MÜMKÜNDÜR AMA O İNSANLARIN YÜREĞİNDEN VATANLARINI ÇIKARMAK MÜMKÜN DEĞİLDİR!...

Kefken'de yatar Anadoluya ilk ayak basan atalarımızın bedenleri. Acıyla yoğrulmuş, üzerine ağıtlar yakılmış gündür bugün. Karadenizde batan gemilerin içinde ölen atalarımızın günüdür bugün. Her yıl anılır Kafkas muhacırları tarafından. Sizler onlara Çerkes dersiniz onlar kendilerine Adige'der. Anlatılması zordur belki şu ağıt hissettirir o gün yaşananların acısını yüreklerinizde.



İstanbul Yolu
Koşuyor arabalar yolculuk için


Geleceğim karanlık yanıyorum mazim için
Bu ne biçim adalet, bu ne biçim insanlık
Gidiyorum meçhüle geleceğim karanlık
Ne yazik ki İstanbul'a götürülüyorum

Kıvırcık saçlı kız kardeşim ağlıyor yanımda
Bir ateş alevlenmiş yanıyor ah kalbimde
Arkamda kanım canım sevgilim kalıyor dönüp bakamıyorum onlara
Yazık oldu bana, yazık oldu vatanımda geçirdiğim günlere

Ey ahali, ey insanlar dinleyin bu konuşanı
Kafkas dağları, vadileri Kafkas toprakları konuşuyor

O acılı günlerde rıhtımdan ayrılıyor dört nala gidiyorum
Üçüncü dağın eteğinde rastladığım atlı selam verirken gözlerinden akan yaşlar sakallarından dökülüyordu
Kızdım kendisine yakışır mı bir Çerkes gencine ağlamak diyordum
Genç üzgündü, ağlıyordu hüzünlüydü
Bana seninde ağlamana ancak bir kaç adım kaldı diyordu
Genç benim geldiğim tarafta doğru yoluna devam ederken bende yoluma koyuldum

Bir de ne göreyim ki! İçimi parçalayacak bir sahne
Canlarım kanlarım kardeşlerim kimileri ölü kimileri yarı ölü
Beş yüzün üzerinde telef olmuş kardeşlerim yatıyordu
Hele cansız bir annenin kucağında yatan çırpınan ağlayan inleyen çocuk
Açtı hastaydı sussuzdu, oda hayata yavaş yavaş gözlerini yumu verdi
Bense çaresizdim ne yapabilirdim ancak yamçımı onlara ölüm örtüsü yapabildim

O gün yemin ettim söz verdim kendi kendime vatanımı ölüm pahasınada olsa korumaya kalmaya
Ey insanlar soruyorum sizlere soruyorum Çerkesleri sevenlere Çerkesim diyenlere
Nasıl görücez bir birimizi, bir birimizden nasıl haber alıcaz
Kız kardeşlerimiz yabancılar tarafından kapışılırken yabancıların atlarının telkisinde gezdirilirken sizler bizler ne yaptık ne yaptınız
Ölülerinizin üzerine ağıtmı yaktınız yoksa ağlıyormuydunuz..
Bizler bu acılara nasıl dayanacağız
Ah ne olucak bu milletin hali
Kim yardım edecek bizlere sizlere
Kim Kim Kim...

Toprak yağmur kokuyordu.
Muhacirleri karşı kıyıya taşıyan Laz tekneleri kırk kişi alabiliyordu. Görevliler bir, iki, üç, dört, kırk kişi sayıyor ve saydıkları insanların sırası geleni tekneye alıyorlardı. Toprağın yağmur koktuğu o akşam vakti Rus zabitinin eli bilmem kaçıncı defa insanları işaret etti ve kırk dedi. En fazla yirmisinde olduğu halde yüz yaşındaki bir ninenin yüz ifadesiyle bekleşen bir kızcağıza denk gelmişti kırkıncılık. Günlerdir gözyaşı dökmekten kıpkırmızı olmuş gözlerini kendisini işaret eden Rus zabitine çevirip ne olduğunu anlamak isterken üç dört asker iteklemişti onu sayılan diğer insanların arasına. Kız bağırıyor, feryat ediyor, ailesinden koparıldığını söylüyor ama derdini hiç kimseye anlatamıyordu. Ne subaylar anlıyordu Çerkesçce”yi ne de Laz gemiciler. Gemiye bindirilecek insanların seçiminde her zaman bu tür olayların olmasına alışkındı limandakiler. Her seferinde birileri feryat figan ederek kopardı kıyıda kalanlardan. Tekneler bir sülaleyi alacak kadar büyük değil, hem bu işle uğraşılmayacak kadar çok insan bekliyor kıyıda. Bu hazin ayrılığı görmeye dayanamayanlar gözlerini kapatır, biraz sonra aynı felaket onlarında başına gelir. Aileler parçalanır, kardeşlerden biri biner, diğeri kıyıda kalır. Eşlerden biri bir tekneye biner, diğeri başkasına. Evlatlar analardan, sevdalılar birbirlerinden ayrılır. Bir yüreğin yarısı kıyıda kalır, diğeri denize açılır.
--- Hepiniz aynı yere gidiyorsunuz. İstanbul”a vardığınızda birbirinizi bulursunuz, diyor kimileri.
Bu İstanbul nasıl bir yer? Bu kadar insanı alacak kadar büyük mü? Yoksa dalları yerde, kökleri gökte olan Tuba ağacı orda mı?
Yine aynı yürek parçalayıcı olay oluyordu. Sayılan kırk kişi tekneye itilirken gruptaki o genç kız çığlıklar atarak kıyıda kalan akrabalarının yanına gitmek istediğini söylüyordu. Kim bilir kaç zamandır karnını doyuracak birşeyler yiyememiş, zarif yapılı, ince, uzun, elbiseleri yırtık bir Çerkes kızıydı bu. Çerkesce bağırıyor, kendisini tutan kollardan kurtulup kopartıldığı kardeşlerinin yanına gitmek için çırpınıyordu. Limanda bir kıpırdanma oldu. İki üç genç kız kalabalığı yararak Rus zabitinin yanına gidip tekneye bindirilen kızı işaret ederek ağlamaya, bir şey anlatmaya başlamışlardı. Dillerinde merhamet kelimesi olmayan Rus askerleri itekledi onları. Ağlayarak yakalarına sarılan solgun yüzlü kadınlardan ve çocuklardan bıkmışlardı. Sayılan kırk kişi apar topar bindirildi tekneye ve Rus zabitinin eli bir başka tekneye doldurulacak kırk kişiyi saymak üzere kalktı.
Ayrılık dedikleri ölümden beter. İnsanın tanıdığı, bildiği, sevdiği şeylerin tümünden birden ayrılması ise adı konmamış bir azap çeşidi. Tekneye alınan kızcağız bu azapla kıvranıyordu. Akşamın laciverdinde çınlıyordu korkunç feryadı. Onun çığlığında koca bir mazlum milletin yürek acısı yankılanıyordu barut kokan dağlarda. Ayın denize düşen görüntüsünde o çığlık vardı. Yüreklerde o çığlık... Gözlerinden, görecekleri bir başka felaket için sakladıkları son gözyaşını döküyordu kıyıdakiler. Yüzler ümitsiz, yüzler korkulu... Ayışığı şahit o akşamın dehşetine. Bir de teknedekiler için kıyıdan uzanan bir zayıf el.
Çekilen çilenin tümü için, yeryüzünden adı silinen koca bir millet için bir kez daha yankılandı o çığlık. Tekneye zorla bindirilen o bahtsız kız güverteye çıkmıştı. Belki o da birçoklarının yaptığı gibi kendini Karadenizin soğuk ve karanlık kucağına bırakacaktı.
---Kardeşlerim, diye bağırdı ve gökdeki yaşanılanlara şahit olan dolunayı göstererek:
Aya bakın, çünkü ben nerede olursam olayım Ayın dolunay olduğu vakitlerde Aya bakıyor olacağım. Siz de nereye giderseniz gidin dolunaylı gecelerde Aya bakıp beni hatırlayın.

Kızın sesi kıyıda bekleşenlerin hıçkırıkları arasında boğuldu. Tekne gece karanlığında daha koyu bir renge bürünen denizde yavaş yavaş hareket etmeye, ardından ince bir iz ve bir sürü gözyaşı bırakarak kıyıdan uzaklaşmaya başladı.

İşte böyle...

Artık bende bakıyorum Aya. Yemen çöllerinde kumlara karışmış akrabalarımın, Karadenizin sularına gark olmuş bir dostun hatırası olan Ay artık bambaşka anlamlar taşıyor benim için.

Bu hastalık bende yeni başladı.

Av. Hulusi ÜSTÜN
Gurbetten Çerkes Hikayeleri-Dolunay




_________________
Resim

cerkez çerkes kafkasya adige çerkez çerkes kafkas abhaz adiga abaza kuzey müzik music mp3 wored tarih kültür fotoğraf foto resim bilgi isim ad köyleri düğün mahalli video kitap savaş haber güncel yeni dil sözlük çeviri kiril dernek kafder kaffed birkaf en iyi yeni çok bkd imam şeyh şamil adigey abhazya oset çeçen karaçay rusya siteleri indir dinle tarih türk


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: BİR SÜRGÜNÜN ANATOMİSİ...
İletiTarih: Çar Tem 01, 2009 5:15 pm 
Çevrimdışı
Usta Üye
Usta Üye
konfederat

Kayıt: Per Haz 18, 2009 6:43 am
İleti: 611
Konum: Düzce-Efteniye
Soluksuz okudum;Allah sonumuzu hayır etsin,300 yıllık bir mücedelenin bekçileriyiz Wink

_________________
Hainler,ölümden başka birşey beklememelidirler...

Resim


Sayfa başı
 Profile bak  
 
Önceki iletileri göster:  Sıralama  
Yeni konu gönder Konuya cevap yaz  [ 2 ileti ] 

Tüm zamanlar UTC


Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyenler: Kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir


Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumda konulara cevap yazamazsınız
Bu forumda kendi iletilerinizi değiştiremezsiniz
Bu forumda kendi iletilerinizi silemezsiniz
Bu forumda dosya ekleyemezsiniz

Arama:
Git:  

Cerkez Muzikleri - Kafkasya - Cerkez - Google - Cerkez isimleri - Adige - Abhazya - Kafkas - Circassain - Cerkes.Net - Adigece Sozluk - Video - Sohbet - Cerkez Tavugu

Haberler Haberler Site haritası Site haritası SitemapIndex SitemapIndex RSS besleme RSS besleme Kanal listesi Kanal listesi
Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group
phpBB3 Türkçe: phpBB Türkiye
[ Time : 0.156s | 11 Queries | GZIP : On ]


Sitemizin hicbir kurum ve kurulusla iliskisi bulunmamaktadir.