Çerkeslerin Anasayfası

Çerkeslerin Anasayfası

Ben Halkım İçin Özgürlük İstiyorum
Sistem saati: Per May 24, 2012 6:13 pm


Anasayfa  |   Kayit Ol  |   Sohbet  |   Cerkes Muzik  |   CerkesBuL  |   Sozluk  |   Linkler  |   Kiril  |   Basinda Cerkesler  |   Sitene Ekle  |   iletisim  |  

Tüm zamanlar UTC




Yeni konu gönder Konuya cevap yaz  [ 33 ileti ]  Sayfaya git 1, 2, 3, 4  Sonraki
Yazar Mesaj
 İleti başlığı: SALİH AMELLER
İletiTarih: Cmt Nis 17, 2010 9:26 am 
Çevrimdışı
Emektar Üye
Emektar Üye

Kayıt: Pts Nis 06, 2009 6:41 pm
İleti: 2234
2:62 KUŞKUSUZ, (bu ilahi kelama) iman edenler ile Yahudi inancının takipçilerinden, Hıristiyanlardan ve Sabiilerden Allah'a ve Ahiret Günü'ne inanmış, doğru ve yararlı işler yapmış olanların tümü Rablerinden hak ettikleri mükafatları alacaklardır; ve onlar ne korkacak, ne de üzüleceklerdir.

3:92 (Size gelince ey müminler,) kendiniz için özenle ayırdığınız şeylerden başkaları için harcamadıkça gerçek erdeme ulaşmış olamazsınız; ve her ne harcarsanız kuşkusuz, Allah ondan tamamiyle haberdardır.

59:9 Onlardan önce bu yöreyi yurt edinmiş ve (gönüllerine) imanı yerleştirmiş olanlar (arasındaki yoksullara da ganimetin bir kısmı verilecektir), bir sığınak arayışı içinde kendilerine gelenlerin hepsini seven ve başkasına verilmiş olanlara karşı kalplerinde hiçbir haset olmayan, aksine kendileri yoksulluk içinde bulunsalar bile diğerlerini kendilerine tercih edenler: işte böyleleri, açgözlülükten korunanlardır, onlardır mutluluğa ulaşacak olanlar!



İslam aleminin en acil olan problemi nedir?
Bu problemin ana sebepleri nelerdir?
En ümit verici çözüm nedir?

Şöyle bir gözlemi kimsenin reddedeceğini sanmıyorum: 19. yüzyıldan önce Müslümanlar o devilerdeki Batı toplumuna nazaran çok daha iyi bir durumdaydılar. 19. yüzyıldan sonra Batılı toplumlar İslam alemini yaşam standardı, eğitim, zenginlik, bilim, ekonomi, askeri ve politik güç gibi konularında geride bıraktılar. Dolayısıyla İslam aleminin önemli bir yanlışı olduğu gün gibi aşikardır.

Yukarıda saydığımız konuların hangisinin daha önemli olduğu, hangisinin önce hangisinin sonra olduğu sorusunu sormak mümkündür. Ama bu tavuk mu yumuradan çıktı yoksa yumurta mı tavuktan diye sormaya benzer. İslam toplumunun düşüşü yukarıdaki konulardan hiç birine tek başına bağlanamaz.

Sömürgeciliğk ve neo-sömürgecilik sorumlu tutulabilir fakat sömürgeciliği suçlamakla Batı’nın nasıl İslam dünyasını sömürebilir hale geldiğini açıklayamayız. Batı ancak ve ancak güçsüz hale gelen bir İslam alemini sömürebilir. Yani Batı tarafından İslam aleminin sömürülmesi İslam Alemi güçsüz hale geldikten sonra başlayabilmiştir.

Tüm İslam alemini bu duruma getiren düşüren; tüm islam aleminin ortak bir şeyidir. Bizleri bu gün içerisinde bulunduğumuz duruma düşüren bu şey açıktır ki İslam dininin kendisi ile ilgili bir şeydir. Ap açık bir şekilde bellidir ki bizler dinimizin en iyi din olduğuna inanırız. Dini inançları zayıf olanlarımız bile bin yıldan daha uzun bir sure benzeri görülmemiş bir şekilde Batı toplumlarının çok önünde olabilmiş olmamızın tek ve yegane nedeni olarak islam dinini gösterirler.

Öyleyse bu günkü islam aleminin perişan halde olasının sebebi islam dini değildir. asıl sebep bizlerin bu dinden bugün çıkardığımız anlam, yani islam dinini nasıl anladığımız. Ve uyguladığımızdır.

Eğer mümünler isek inanırız ki bu perişan halimizin ana sebebi Allah’ın bizlerden, islam aleminden hoşnut olamayışıdır. Kuran’da; Rabbimizin buyruklarına uymayan toplumların yerine başka toplumlar getireceğini (9:39) hatta bazı toplumları top yekün yeryüzünden sileceğini ve Allah, bir toplumun mâruz kaldığı şeyleri, onlar, kendilerine ilişkin olanı değiştirmedikçe, değiştirmeyeceğini. (13:11) söyler.

Birçok kimsenin şöyle dediğini de duymak mümkündür: “Bizlerin perişan duruma düşmemizin sebebi dinimize sahip çıkmadığımız ve yeterince ibadet etmediğimizdendir. Dolayısıyla daha çok namaz kılmamız, oruç tutmamız, ve ibadetleri yerine getirmemiz gereklidir”
Bu öneri çok inandırıcı gözükmektedir. Zira çoğu kimseler retüellere ne kadar önem verip eksiksiz bir şekilde yeine getirirsek Allah’ın hoşnutluğunu o kadar çok kazanabiliriz diye düşünmektedir.

Eğer Allah kendisine daha çok ibadet eden ve retüelleri yerine getiren toplumları diğer tolumların önüne geçiriyorsa; Batılı toplumlar bu retuelleri bizlerden daha iyi bir şekilde mi yerine getiryor ki bizi bu kadar geride bırakmış durumdalar? Bizlerin tapınma ve retüellere harcadışımız zamanın ve eforun Batılılar ancak çok küçük bir kısmını harcamaktadırlar.
Öyleyse asıl sorun nedir?


Kuran’ı açıp okuduğumuzda görüyoruz ki: SALİH AMELLER

Bizler yeteri kadar salih amel yapmıyor muyuz?

Retüeller konusunda yazılan kiatpların sayısı ile salih amellerin yapılmasının gerekliliğini anlatan kitapların sayısını karşılaştırınız.

Retüellerin nasıl yapılacağını anlatan hutbe sayısıyla salih amellerin nasıl yapılacağını anlatan hutbe sayısını karşılaştırınız.

Retuller konusunda meşhur olan din adamlarının sayısını salih ameller konusunda meşhur olan din adamlarının sayısıyla karşılaştırınız.

Müslümanların retüellerini nasıl yapacaklarını öğrenmek için harcadıkları zamanla salih amelleri nasıl yapacaklarını öğrenmek için harcadıkları zamanı karşılaştırınız.

Kuşkusuzdur ki Müslümanlar birçok salih ameller yapmaktadırlar. Bazıları evsizlere sadaka verirler, bazıları kimsesiz çocukları himayeleri altına alırlar, Bazıları aç insanlara yemek yardımında bulunurlar. Bunların hepsi salih amellerdir. Bunları yapmak oldukça iyi görünmüyor mu?

Müslümanlar dini retüellerin tam bir şekilde ve devamlı olarak yapılması gerekliliğinin farkındadırlar. Dolayısıyla bir kimse gereken sonucu alabilmek için ilk önce bu retüelleri nasıl yapacağını öğrenmelidir, daha önemlisi bu retüellerin devamlılığını sağlamakta kararlı olmalıdır.
Aynı şey salih ameller için de geçerlidir: Salih amellerden gereken sonucu alabilmek için öncelikle bu salih amelleri nasıl yapacağımızı öğrenmemiz ve salih amellerin devamlılığını sağlamak için kararlı bir şekilde çaba sarfetmemiz gerekir.

Bazıları evsizlere, fakirlere, aç olanlara sık sık yardımda bulunurlar. Bunları yapmak salih amellerdir. Ama bütün bu ferdi ve tek tük çabalar bu fakir ve muhtaç insanların sorunlarına köklü bir çözüm getirmeyle karşılaştırılamaz.

Fakirliğin sona ereceği, açların bir daha aç olmayacağı, evsizlerin bir daha evsiz olamayacağı bir ortamı oluşturacak köklü bir çözüm.

Bir muhtacın sorununu hayat boyu çözecek bir salih amel onun sadece bir günlük sorununu çözecek salih amelden çok haha iyi değil midir? Geçek salih ameller daha iyi bir toplum oluşturan kalıcı çözümler getirir. İnsanların sorunlarına bir günlüğüne çözüm getirmek yerine onların hayatlarını tümüyle değiştirir.

İşte konunun politik boyutlar aldığı nokta burasıdır. Mislümanların çoğu politikadan hoşlanmazlar. Sanki politikayı sevmeyen müslüman sade vatandaşlar ile onların her zaman politikadan uzak olmalarını isteyen despot yöneticileri arasında bir antlaşma varmış gibidir. Baskıcı yöneticiler tebalarının dini retüeller ile sürekli meşgul olanlarını severler, zira bu meşguliyet onları politikadan ve yeryüzünde yapılan adaletsizlikler haksızlıklar hakkında düşünmekten alıkoyar.

Onun için 19. yüzyıldan sonra neden batı dünyasının islam alemini çok çok gerilerde bıraktığına bir cevap arayacaksak. her iki alemde yapılan salih amelleri ve bu salih amellerin toplum üzerindeki tesirlerini karşılaştırmalıyız.

_________________
... О уиІэшІагъэ пае пљэпкъ ыцІэ раІуагъэмэ, ащ нахь насыпыгъэ сэ сшІэрэп…


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: SALİH AMELLER
İletiTarih: Cmt Nis 17, 2010 10:13 am 
Çevrimiçi
Emektar Üye
Emektar Üye

Kayıt: Çar Mar 25, 2009 10:05 am
İleti: 2395
2:62 KUŞKUSUZ, (bu ilahi kelama) iman edenler ile Yahudi inancının takipçilerinden, Hıristiyanlardan ve Sabiilerden Allah'a ve Ahiret Günü'ne inanmış, doğru ve yararlı işler yapmış olanların tümü Rablerinden hak ettikleri mükafatları alacaklardır; ve onlar ne korkacak, ne de üzüleceklerdir.
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Surprised Düşündürücü Paylaşımın için teşekkürler
Tlepsh..

_________________
Çerkes İsimleri Çerkes Kimdir

Çerkez Müzikleri - Kafkasya - Çerkez - Google - Çerkez İsimleri - Adige - Abhazya - Kafkas - Çerkes Sitesi - Circassain - Cerkes.Net - Çerkez Tavuğu - Adigece Sözlük - Sohbet


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: SALİH AMELLER
İletiTarih: Cmt Nis 17, 2010 10:17 am 
Çevrimdışı
Usta Üye
Usta Üye

Kayıt: Sal Oca 26, 2010 1:52 pm
İleti: 566
Amerika kurulduğu günden itibaren Yahudilerin ve masonların etkisinde kalmıştır. Nitekim Chicago’daki Amerika’yı kuranlar anıtında da bu açıkça görülmektedir. Bu dev anıtta; ortada ABD’nin ilk devlet başkanı Washington solunda Yahudi banker Robert Morris ve sağında başka bir Yahudi Haym Salomon vardır. Amerika Başkanlarının çoğunun mason olduğu zaten aşikar: Bush Clinton Benjamin Franklin Abraham Lincoln Andrew Johnson ve Rutherford Hayes en çok bilinen isimlerdir.

Gördüğünüz gibi dünyanın süper gücü olarak bilinen ABD dahi kimlerin kontrolünde sanırım anlamışsınızdır. Amerikan emperyalizmi karşıtlığı peşinde koşan birçok dernek ve vakıf neden hiç İsrail emperyalizmi adı altında bir tez ortaya koymuyor. ABD hedef şaşırtmak içinde kullanılan bir unsur olabilir mi? nasıl olsa süper bir güç kimse bir şeyde yapamaz! Bilmem anlatabildim mi?

İsrail önüne çıkan her engeli ne pahasına olursa olsun kolayca aşmaktadır. İsrail’in Yahudi ırkının menfaatleri için yapamayacakları yoktur. Bu yüzden bir çok kesim tarafından katil terörist bir ülke olarak bilinmektedir. Lübnan ve Filistin’de yaptığı katliamlar katlettiği altı aylık Vaad bebekler yüzlerce Müslüman insanımıza nasıl kıydıkları hala belleğimizden kazınmış değildir. Özellikle Dünyanın en önemli gizli servislerinden biri olan Mossad aracılığı ile dünya ülkelerinde çok önemli bir kontrgerilla yaptırım gücü ve diğer Yahudi örgütleri-Masonizm sistemi ile de siyasi ekonomik medya ve ticari gibi bir çok alanda yaptırım güçlerine sahiptirler.

Bir nevi Yahudi ideali olan Siyonizm’in doğasında olan İslamiyet düşmanlığını bütün Yahudi halkında ve yaşamlarında çok rahat görebilirsiniz. Yahudiler asırlarca Allah’ın gönderdiği dinleri peygamberleri yok etmeye uğraştılar. Dinleri yok etmek için masonluğu kurdular. 1918`de biten Birinci Cihân Harbi`nden sonra din düşmanı olan komünist devletler kurdular. Bir yandan da önce İstanbul sonra Mısır hahambaşısı olan Hayım Naum dünyanın biricik İslâm devleti Osmanlı imparatorluğunu yıkmak için kapitalist ve emperyalist devletler arasında Masonlar ve Yahudiler eşliğinde fırıldaklar çevirdi. Neticede İslâm âleminin liderliğini yapan koca imparatorluk içeriden parçalandı. Müslümanlara gerici etiketi yapıştırıldı. İslâmiyet kuvvetsiz kaldı yok olmaya yüz tuttu. Yıl 2008 ve halen planlar devam etmektedir. Özellikle beynelmilel ilişkileri kuvvetli olan birçok medya holding ve şirketleri sayesinde ülke üzerinde istenilen psikolojik etki yaratılmaktadır. Masonik çevrelerle ilişkileri kuvvetli olan Doğan Koç ve Eczacıbaşı gruplarının ülkemizdeki ekonomik etkilerini konuşmaya gerek yok(!?)

Siyon protokollerinin 15. maddesinde dünya Yahûdî krallığı kuruluncaya kadar bütün memleketlerde temâyüz etmiş kişiler elde edilerek Siyonizm hizmet için kullanılmalıdır deniliyor.

Yahûdîler bukalemun gibi bulundukları yerin rengini alırlar. Rusya`da bolşevik bir ihtilâlci Amerika`da zengin bir bankerdir. Türkiye’de ülkücüsünden devrimci solcusuna ve dini tarikat üyesine kadar; diğer memleketlerde kapitalistinden komünistine kadar her renge girerler.

Siyonistler dünyayı iktisadi ticârî ablûkaya almak ihracat ve ithalâtı elinde tutmak için çalışırlar. Siyonistler ideallerini gerçekleştirebilmek için protokoller hazırlamışlardır. Bunlardan bazıları şunlardır:

1- Gençleri ahlâksızlığa teşvik etmek ( Televole kültürü tarzı batı kültürünü ülkemize empoze edip ağaç yaş iken eğilir misali gerek yazılı ve görsel yayın yapan dış odaklı kurumlarında vasıtasıyla ülke gençliği üzerinde büyük bir oranda ahlaksızlık varlık göstermektedir. Popstar BBG yarışmaları ve diğer aşk lüks popüler hayatı özendirici birçok dizi ile gençliğin bilinçaltına yerleştirilen imandan uzak düşünce olguları sayesinde imansız ve ahlaksız bir gençliğin yetişmesine neden olunuyor. Bknz: Televole Kültürü başlıklı makalem)

2- Âile kudsiyetini yıkmak ( Televizyon kanalları vasıtasıyla aileler üzerinde oluşturulan aile kudsiyetinin tahribatını bir çok televizyon programında çok rahat görülebilmektedir. Bu noktada beynelmilel ilişkileri kuvvetli olan televizyon kanalları üzerlerine düşen görevlerini son derece titiz ve sinsice yerine getirmektedir.)

3- San`at anlayışını düşürmek müstehcen kalıba dökmek ( Eskiye nazaran şarkılardaki cinsel kelimeleri içeren cümlelerin artması ve kliplerdeki müstehcen görüntülerin bir hayli çoğalması bu maddeye verilecek en güzel örneklerden bir kaçıdır. Bu bağlamda Ankara’dan Çıkan Ses başlıklı yazımı okursanız daha da fazla bilgi sahibi olabilirsiniz.)

4- Mukaddesâta olan hürmeti tahrip etmek ( Yazılı ve görsel basında İslamiyet üzerinde anlamsız ve yalan yanlış ortaya atılan görüşler ve bu görüşlere beyanlara inanan insanlarımız bu maddenin amacına alet olan insanlardır. Başörtüsü olayını da bu maddeye verilecek bir örnek olarak algılayabiliriz. Çünkü manevi değeri çok büyük olan başörtüsünün sinsi planlar ve maşalar dahilinde ülkemizde yasaklanması bu maddeye verilecek çok güzel bir örnektir.)

5- Lüks ve zararlı modayı teşvik etmek ( Müslüman bir ülke olarak bir yaz mevsiminde Ankara Karanfil Sokak’ta gezmiş ve İstanbul Taksim’de gezmiş olup gördüğünüz görüntüler dahilinde düşünmüş olsanız bu maddeyi anlamış olursunuz. Ayrıca televizyonlarda özellikle bayan kesiminde ki hal ve görüntülere Müslümanlık çerçevesinde baktığınızda Yaradan’ın emirleriyle nasıl zıt görüntüler olduğunu çok kolay anlayabilirsiniz!)

6- İnsanları fâidesiz eğlence ve oyunlar ile oyalamak ( Televizyonlardaki sabah programları ve magazin programları tarzı faydasız yayınlarla insanımız oyalanmakta bu sayede izlenmelerden doğan reyting tepkisi ile Siyonizm’e bilerek veya bilmeyerek alet olan televizyon kanallarına destek olunmaktadır. )

7- Sapık nazariyeler(öğretiler) ileri sürerek İslâmiyet’i yok etmeye çalışmak ( Başörtüsüne yönelik yürütülen karalama kampanyaları bir üniversite öğretim üyesinin “Ezan Türkçe okunmalı diyerek açıklama yapması” gibi örnekler bu maddeye verilecek en güzel örneklerdir. Daha da açıklamalı olması açısından Manşetlerdeki Dinsizlik ve Masonik Ruhlar Yine Dine Saldırdı! Başlıklı yazılarımı okuyabilirsiniz. )

8- Cemiyeti sınıflara ayırmak ve aralarına husûmet sokmak ( Ülkemizde oluşturulan ayrımcılık ve ırkçılıklar bu madde için verilecek örneklerdir. Örn: Kürt sorunu alevi sorunu )

9- Grev ve lokavtları körüklemek ( TUSİAD ve birçok kamu sendika kuruluşlarının girdiği ilişkiler ve ülke gündemine olan açıklamalarını yazılı ve görsel medyadan takip edebiliyoruz. )

10- Mâli istikrarı bozmak ( Bu maddeye örneği Anadolu’da halen günlüğü 2 tl’ye çalışan veya benim memleketimde tuğla ocaklarında haftalık 30-40 tl’ye sigortasız çalışan insanlarımızı örnek vermiş olsak ülkemizin mali istikrarını çok küçük bir pencereden bakarak özetlemiş olabiliriz. )

Müstehcen neşriyat(yayın) yapan yayınlar bilerek veya bilmeyerek Siyonizm’e âlet oluyorlar.

Yukarıdaki maddelere bakıp ülkemizdeki geçerlilik dereceleri ile kıyaslama yaptığınızda alacağınız sonuçların %90’nın altında olmadığını görmeniz sürpriz olmamalı. Maddelerin daha açıklamalı olması açısından maddelerden sonra açıklama yapmaya çalıştım.

RIFAT ERDEMİR

__AYIPSIZ DOST ARAYAN DOSTSUZ KALIR..__


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: SALİH AMELLER
İletiTarih: Cmt Nis 17, 2010 10:19 am 
Çevrimdışı
Usta Üye
Usta Üye

Kayıt: Sal Oca 26, 2010 1:52 pm
İleti: 566
Türkiye'de alışmadığımız şeyler olmaya devam ediyor. Dünyada bütün dinlere hoşgörü içinde yaklaşan ve inananları ibadetlerinde serbest bırakıp, onlara daima hoşgörü ile yaklaşan tek millet olan Türklerin ve T.C.Devletinin Hoşgorü Merkezi adı altında yerler oluşturmasına gerek olmadığını düşünüyorum. Bu merkezler eğer açılacaksa; diğer dinlere hoşgörü ile bakmayan, sadece kendileri gibi inanmadıkları için diğer dinlerin mensuplarını katleden ülkelerde veya diğer din mensuplarına düşmanlığın yaygın olduğu ülkelerde ibret alınması için açılmalıdır. En azından ben böyle düşünüyorum.
Bir kaç gündür basın organlarımız Antalya’da yapılan “Hoşgörü Merkezi” ile ilgili haberleri geniş bir şekilde naklen gündeme taşıdılar. Antalya’nın Belek bölgesinde, 50 bin metre karelik bir alan üzerine, 1,4 trilyon lira harcayarak, bir kilise, bir cami ve bir sinagog inşa etmişiz ve bu alanın adına da “Hoşgörü Merkezi” adını vermişiz…
Bu haberi duyanların aklına ilk gelen sorular; Acaba daha önce Antalya’da diğer dinlerin mensuplarına karşı bir hoşgörüsüzlük mü vardı ? Şimdi bunun olmadığını göstermek için mi böyle bir merkez açma ihtiyacını duyduk ? oluyor.
Bu merkezi “Belek Turizm Yatırımcıları Birliği” yaptırmış. Yani Özel sektör yapmış. Birlik yöneticileri ;“Dünyaya hoşgörü mesajı vermek adına böyle bir proje geliştirdik” diyorlar. Demek ki birilerinden bu bölgede hoşgörü olmadığına dair duyumlar almışlar.
“Hoşgörü Merkezi”nin kurulduğu Kadriye'nin Ak Partili Belediye Başkanı Hüseyin Kantoz daha da ileri gidiyor ve; “Belek temsili bir Kudüs olacak” demek gafletinde bulunuyor. Bu başkan herhalde Kudüs'ü hiç bilmiyor. Tarihte ve şu anda Kudüs’te dökülen Müslüman kanından ve Müslüman halka karşı hâlâ devam eden katliamlardan haberi yok herhalde. Belediye Başkanının bilmesi gereken bir husus daha vardır. Oda; dinlerin buluşması gereken yer, her üç dince kutsal sayılan, ama son ellialtı yıldır Siyonistlerin elinde Müslüman katliamlarının yapıldığı Kudüs’tür. Antalya ise kurulduğu günden beri süregelen huzur ortamı ile böyle bir merkezin kurulacağı en son bölgelerin başında gelmektedir.
Buraya kadar yapılanlar mahalli yöneticilerin işgüzarlığı ve belkide daha fazla yabancı turist celbi için gerçekleştirdikleri bir tanıtım organizasyonu olarak düşünülebilirdi. Ve merkezin açılışı basit bir yerel törenle sessiz sedasız yapılabilirdi.
Fakat böyle olmadı. Ak Parti Yönetimi bu olayı medyaya ve dolayısıyla dünyaya taşıdı. Ve BELEK'teki bu cami, kilise ve sinagogun yan yana olduğu, 3 büyük dinin mensuplarının bir arada ibadet edebileceği ve Belek Turizm Yatırımcıları Birliği tarafından yapılan “Dinler Bahçesi” adını verilen kompleksin açılışını 8 Aralıkta görkemli bir törenle Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bizzat yaptı. Turizm ve Kültür Bakanı Erkan Mumcu, ruhani liderler ile aralarında AB Dönem Başkanı Hollanda Başbakanının da bulunduğu çok sayıda yerli ve yabancı davetlinin katıldığı bir açılış gerçekleşti. Başbakan Erdoğan’ın konuşma yapacağı kürsüye çıkarken Avrupa Birliği Marşının çalındığını medyamız gururla halkımıza duyurdu.
Türkiye'nin medeniyet tarihindeki önemine yakışan bir projenin hayata geçirildiğini söyleyen Başbakan Erdoğan, bu projenin sembolik öneminin ötesinde dünyanın her yerinde yankılanması gereken bir mesaj verdiğini belirtti ve devam etti;
"Biz bu ülkenin çocukları olarak yüzyıllardır barış ve kardeşlik içinde yaşadık. Hâlâ da bu çaba içindeyiz. Türkiye'yi ziyaret eden turistler, hoşgörüye hayran kalarak ülkelerine dönüyorlar. Eksiklerimiz var; bunun bilincindeyiz. Zaman içerisinde süratle aşabilmenin gayreti içindeyiz. Dünya birbirine yaklaşırken ne yazık ki huzur ve barış aynı ölçüde sağlanamıyor. Bunu da çevremizde görüyoruz. İnsanlığın müşterek değerleri yerine ayrılıklar üzerinde duruluyor. Dinler Bahçesi'nin bir örnek teşkil etmesi gerekiyor. Bu bahçe ayni zamanda bir insanlık bahçesidir.”diyor. Ama bunun Türkiye için bir ilk olmadığının altını çizen Erdoğan, “Fatih Sultan Mehmet'in Hıristiyanlara kötü davranılmaması konusundaki fermanı ile 2. Sultan Aldülhamid zamanında inşa edilen Darülacezede de cami, havra ve kilisenin yan yana yapıldığını da” hatırlatıyor. Ve sonunda Türkiye’nin ne kadar hoşgörü sahibi bir ülke olduğu böylece bütün dünyaya kanıtlanmış oluyor…
Son iki yıldır giderek artan misyonerlik faaliyetlerine sahne olan ülkemiz üzerinde oynanan oyunları bilmesek ve dini inançlarımızın bu oyunlara alet edildiğini görmesek belki bizde bu yapılanları hoşgörü gözlüğü ile görebileceğiz. Ama gerçek bu değil.
Çünkü ülkemizdeki Misyonerlik faaliyetleri giderek artıyor. Bin yıldır Müslüman Türklerin vatanı olan Anadolu topraklarında din kisvesi altında siyasi entrikalar çevriliyor. Siyasi emellere alet olmuş, kara cübbeli, kara vicdanlı din adamı görüntüsündeki birtakım karanlık yüzlü insanlar, sapık ve sapkın kişiler milletimizin saf ve temiz dini duygularından istifade ederek onları gizli oyunlarına alet etmek istiyor.
Bunların kullandıkları sloganlar da çok masum ve insancıl görünüşlü. “Dinler arasında Diyalog kurmak istiyoruz” ve “Çeşitli dinlere mensup insanlar arasında hoşgörü ortamını geliştirmek istiyoruz”diyorlar.
Bilindiği gibi dünyadaki Katolik Hıristiyan aleminin güçlü yöneticisi Papa ile emrindeki Vatikan memurları Millenyum adı verilen üçüncü bin yılı kendilerine göre sapkın bir fikir olarak değerlendirdikleri Müslümanları Hıristiyanlaştırmaya hasretmişlerdir. Her Katolik din görevlisi doğal olarak misyonerdir ve misyonerlerin Hıristiyanlığı yaymak ve herkesi Hıristiyan yapmak gibi vazgeçilemez dini görevleri vardır.
“Dinlerarası diyalog ve hoşgörü” sloganlarıyla dünyayı Hıristiyanlaştırma ve Batının ayrılmaz köleleri haline sokma projesi plânlandığı gibi adım adım uygulanmak istenmektedir. Papa John Paul'un 2000 yılına girerken (24 Aralık1999’da) yayınladığı tarihi mesajda diyor ki; "Birinci bin yılda Avrupa, ikinci bir yılda Amerika ve Afrika Hıristiyanlaştırıldı. Şimdi ise Üçüncü bin yılda Asya'yı Hıristiyanlaştıracağız." Bu sözleri daima hatırlamalıyız…

---------------------------------------------------

Papalığın bu bin yıldaki hedefleri büyüktür. Hedef dünya nüfusunun yarısından çoğunu üzerinde bulunduran Asya’nın Hristiyanlaştırılmasıdır. Ve ilk hedef doğal olarak Asya’nın giriş kapısını tutan Türkiye’dir. Bu beyinleri şartlanmış papazlar Türkleri Müslüman dünyasının güneşi gibi görmekte ve bu toplumdan kazanacakları her Hıristiyanlaştırılmış Müslüman’ın diğer Müslümanlara da örnek olacağı fikriyle hareket etmeyi prensip olarak kabul etmişlerdir...
Bunların ve ülkemizdeki kandırılmış yandaşlarının kullandığı terim “Dinler Arası Diyalog ve Hoşgörü”dür. Fakat ben dinler arası diyalog nasıl yapılacak bugüne kadar anlayabilmiş değilim. Sen Hristiyan alemi olarak, Hz. Muhammed’i son peygamber olarak ve İslam dinini hak din olarak kabul etmeyeceksin. Sonra da gelip dinler arası diyalogdan bahsedeceksin.
Mantıken böyle şey olmaz diyorsunuz . Ama oluyor. Avrupa’nın gerçek yüzü işte bu. Aslında onlara teşekkür etmek gerekiyor. Çünkü onlar bu fikirlerini, yani Islâmı kabul etmediklerini saklama ihtiyacı duymuyorlar. Açıkça her platformda yetkili din adamları vasıtasıyla söylemekten de sakınmıyorlar… Ama biz anlamamakta ve gerçekleri görmemekte direniyoruz.
Konuyu özetleyecek olursak; “Dinler arası Diyalog”; Katolik Kilisesi'nin bütün insanları Kiliseye döndürme amaçlı misyonunun bir parçasıdır. Bu misyon aslında Mesih'i ve İncil'i bilmeyenlere ve diğer dinlere mensup olanlara yöneliktir. Onların inancına göre Tanrı (Allah); Mesih vasıtasıyla bütün insanları kendine çağırmakta, vahyinin ve sevgisinin mükemmelliğini onlarla paylaşmak istemektedir...
1964 yılında 2 nci Vatikan Konsilliği sırasında Papa VI.Paul'ün direktifleri ile 'Hıristiyan Olmayanlar Sekreterliği’ kurulmuştur. 1973 yılında sekreterlik görevine getirilen Pietro Rossano; Sekreterliğin yayın organı Bulletin'deki bir yazısında, diyalogdan ne kastettiğini şöyle açıklamıştır.
“Diyalogdan söz ettiğimizde, açıktır ki bu faaliyeti, Kilise şartları çerçevesinde misyoner ve İncil'i öğreten bir cemaat olarak yapıyoruz. Kilisenin bütün faaliyetleri, üzerinde taşıdığı şeyleri yani Mesih'in sevgisini ve Mesih'in sözlerini nakletmeye yöneliktir. Bu sebeple diyalog, kilisenin İncil'i yayma amaçlı misyonunun çerçevesi içinde yer almaktadır.” Yani açıkçası bu görevin sahibi biziz demektedir.
“Hıristiyan Olmayanlar Sekreteryası”nın 1984 yılından beri başkanlığını yapan Kardinal Francis Arinze ise geçmişten bugüne gelinen noktayı anlatırken; "Papa VI Paul'ün vizyonu gerçekleşmektedir. Çünkü dinler arası diyalog, kilise misyonunun normal bir parçası olarak görülmektedir" diyerek gerçek niyetlerini açıklamıştır.
Bizde birkaç yıldır başlatılan “Dinler arası Diyalog” çalışmalarının başını Fethullah Gülen Cemaati çekmektedir. Bu cemaat yanlılarının kurduğu “Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı” tarafından her yıl düzenlenen“Abant Toplantıları” ile periyodik takvime sokulan faaliyetler serisi son günlerde kilise kurma çalışmaları yürüten misyonerler eliyle çok yoğunlaşmıştır.
Atatürkçü kesim tarafından çok eleştirilen Fethullah Gülen’in Vatikan ziyareti de bu amaca yönelik faaliyetlerden biridir. Gülen’in Papaya yazdığı mektuptaki şu ifadelerde konuyu bütün yönleri ile ortaya koymaktadır.
“Papa Altıncı Paul Hazretleri tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Dinler Arası Diyalog için Papalık Konseyi / PCID misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz. En aciz bir şekilde hatta biraz cüretle, bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mütevazı yardımlarımızı sunmak için size geldik..." (M. Fethullah Gülen / Rabbin aciz kulu. ZAMAN Gazetesi, 10 Şubat 1998).
Görüldüğü gibi Papalık kendi emellerine hizmet edebilecek güçlü bir cemaati de yanına almış bulunmaktadır.
Diyalog kavramının savunucu din adamları tarafından Müslümanlık bütünüyle yok farz ediliyor. Oysa Müslüman Türkler asırlarca tebaası durumunda bulunan Hıristiyanların kilise ile ilgili iç işlerine, Protestanların veya Süryanilerin dini vecibelerini yapmalarına, Musevilerin şeriatlarını uygulamalarına hiç karışmamıştır. Biz onlara tam bir dini özgürlük getiriyoruz. Ama onlar tanımadıkları İslâm'a ve Müslümanlara daima karışıyorlar. Bu konuda Vatikan başta olmak üzere yıllardan beri kapalı kapılar ardında pek çok gizli toplantılar yapılıyor, şer planlar ve programlar hazırlanıyor, insanlar görevlendiriliyor, çok ciddi meblâğlara ulaşan paralar harcanıyor. Kendilerine yardımcı olabilecek kişi ve kuruluşlar için her türlü desteği vermekten kaçınılmıyor.
Hıristiyan ve Musevilerin bütün bu faaliyetleri İslâm ülkelerinin ve Müslüman halkın yararına yapmadıkları kesin. Çünkü onlar bizim dinimizi kabul etmiyorlar ki bizim iyiliğimizi istesinler. Bizimle diyalog kurmak ve halklarımız arasında hoşgörü sağlamak istesinler. Biz onların dinini, peygamberini, kitabını aynen kabul ediyoruz. Hak dini olarak kendilerine saygı gösteriyoruz. Çünkü Kur’an böyle emrediyor. Aslında onlar,HOŞGÖRÜ adı altında kendilerinin bizi Hıristiyanlaştırmak için yaptıkları çalışmaları hoş görmemizi, gözlerimizi kapamamızı, onların çalışmalarına diyalog adı altında yardımcı olmamızı istiyorlar.
Biz Müslümanlar hem Hazret-i Musa'ya, ve hem de Hazret-i İsa'ya iman ediyoruz, peygamber olarak kendilerine inanıyoruz. Ama onlar bizim Peygamberimizi tanımıyorlar. Böyle bir inkâr ortamında ne dinler arası diyalog ve nede hoşgörü olur. Hoşgörü zaten Müslüman olmanın en önemli vasıflarından biridir. Dışarıdan zorlama ile hoşgörü mümkün değildir…

------------------------------------------

Ne yazık ki içimizdeki bazı safdiller ve fikir yoksunu garip cemaat üyeleri eliyle “Dinler arası Diyalog ve Hoşgörü"nün gönüllü havariliği yapılmaktadır. Bu şer güçlere yeni hareket alanları açılmakta ve korunup kollanmaktadır. Şimdi, milli ve manevi değerlerimizi hiçe sayan bu gafiller sürüsü ile etkin bir şekilde mücadele etmenin ve bunların maskesini yırtarak halkı bunlara karşı koymaya ve verilecek mücadelede saf tutmaya çağırmanın zamanı gelmiştir.
Şimdi artık susma değil. Konuşma zamanıdır. Doğruları halka anlatma ve onları bu büyük tehlike karşısında uyarıp bilinçlendirme zamanıdır.
Haç ve Siyon yanlıları Türkiye'de ve İslâm dünyasında saf ve temiz Müslüman istemiyorlar. İslam’ı bütün sadeliği ilke yaşayan mütedeyyin çoğunluk onları rahatsız ediyor. Çünkü onlara; nüfus kağıdında Müslüman yazan, domuz eti yiyen, içki içip kumar oynayan, İslam’ın yapılmasını menettiği her türlü günahı işleyen, ama hoşgörülü (!), kendilerine benzetilmiş, milli kültür ve dini değerlerine yabancılaştırılmış sulandırılmış sahte fakat çağdaş görünen Müslüman kalabalıklar lazım. İşte şimdi bunu yaratmaya çalışıyorlar…
Sonuç olarak milletçe büyük bir tehdit ile karşı karşıya bulunuyoruz…
Milli benliğimizi oluşturan dini değerlerimiz planlı bir şekilde elimizden alınmaya çalışılıyor. Dinler arası diyalog, hoşgörü, dinleri birleştirme toplantıları artık sıkça ve saklanmadan yapılıyor. Müslümanlara şirin görünmek için Mevlana, Yunus Emre gibi din büyüklerimiz arkasına saklanılıyor. Beş yıldızlı büyük otellerin gösterişli salonlarında günlerce süren toplantılar yapılıyor. Su gibi paralar harcanıyor. Diyanet mensupları, Hristiyan misyonerleri, Masonlar, Rotaryenler, Lionsçular, Dr. Moon temsilcileri, Bahaîler, vahabiler, çeşitli tarikatlar ve mezheplere mensup kimseler bir araya getiriliyor.
Kapalı kapılar ardında ne gibi planlar yapıldığını, İslâmcılara (Islâmı pazarlayanlara) ne gibi görevler verildiğini ve karşılığında onlara ne gibi maddi avantajlar sağlandığını bilmemiz mümkün değil. Ama devlet bizim adımıza, bizi korumak maksadıyla bunları bilmek ve tedbir almak zorundadır. İnşallah tedbir almakta yine geç kalmayız.
İnsanlarımızın beyinleri satın alınıp Türklüklerini kaybetmeden sonuç alabilir miyiz ? Bunu bilemiyorum. Ama ben buradan devletimizin ilgili ve yetkililerini bu büyük tehlikeyi haber veriyorum. Milletimi korumalarını istiyorum.
Çünkü; yüzyılı aşkın bir süredir insanları Müslümanlar değil, Hristiyanlar katlediyor. Hıristiyan Avrupalıların çıkardığı Birinci Dünya Savaşı’nda 50 milyon insan, İkinci Dünya savaşı’nda da 30 milyon insan öldü. Faşist Hitler eliyle Hıristiyan Almanlar milyonlarca Yahudiyi gaz odalarında soykırıma tabi tuttular. Sadece Hıristiyan Almanlar değil, hepsi Hıristiyan olan İspanyollar, Portekizliler, İtalyanlar, Fransızlar, Polonyalılar, Romanyalılar, Ruslar ve İngilizler de Yahudi soykırımı yaptılar. Ve bunlar soykırım ile yetinmeyip bunları ülkelerinden de kovdular. Oysa Müslüman Türkler, Hıristiyan Avrupalıların kovduğu Yahudilere kucak açtı, bağrına bastı. Onlara yer verdi, yurt verdi.
Bin yıllık Osmanlı yurdunu işgâle gelenler de Hristiyandı ve biz Müslüman Türkler vatanımızı işgal eden haçlılara karşı bu toprakları savunmak için yüzbinlerce evladımızı şehit verdik. Vietnam’da Hristiyan Amerikalılar bir milyondan fazla insanı öldürdüler. Kıbrıs’ta Müslüman Türk Toplumuna karşı “Kanlı Noel” katliamını yapanlar Hıristiyan Rumlardı.
On yıl boyunca ekonomik ambargo adı altında Iraklı Müslümanları aç ve ilaçsız bırakanlar, 500 bin Müslüman Iraklı çocuğu ölüme mahkum edenler Hıristiyan Amerikalı ve Avrupalılardı. Dün Afganistanı işgal eden Ruslar ve Amerikalılar, ve bugün Irak’ta açıkça soykırım yapanlar da Hristiyanlardı. Bunlara paralel olarak 56 yıldır Filistin’de Siyonist Yahudiler tarafından Müslüman soykırımı yapılmaktadır.
Başta Türk Milleti olmak üzere Müslüman milletlerin tarihinde katliam ve soykırım yoktur. Ama bizim kutsal dinimizi tanımayan haçlı ve siyon zihniyetine sahip milletler kendileri soykırımı uygularken, bu suçlarını örtbas etmek için olmayan bir “Ermeni Soykırımı İddiası” ile bizi suçlayarak kendi çirkinliklerini örtmek istemektedirler.
Bu oyuna gelinmemelidir. Bizler Müslüman olarak dinimizin gereğine göre zaten hoşgörülüyüz. Ve Allahın yarattığı en değerli varlık olarak gördüğümüz insana dini inançları ne olursa olsun daima insanca yaklaşım içindeyiz. Bunun aksini iddia etmek tarihi gerçekleri saptırmak olur ki, tarih bilimi bunu affetmez.
Bugün “Dinler arası Diyalog ve Hoşgörü” adı altında bize yaptırılmak istenen tutum ve davranışları bizim değil, onların yapması gerekiyor. Çünkü “Hoşgörü” bizim genlerimizde var. Tarihin hiç bir devrinde hoşgörüden nasibini alamamış Hristiyan aleminin tarihi; sadece diğer din mensuplarının değil, kendi dinlerinden olup ayrı mezheplere mensup olanların da katledildiği olayları bütün çıplaklığı ile ortaya sermektedir.
Sonuç olarak;
Müslüman âlemi ve Müslümanların ışığı durumundaki Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile bu devletin kurucusu Türk Milleti üzerinde din adına utanç verici oyunlar oynanmaktadır. Sırtını bin yıldır birlikte yaşadığı milletine değil de ABD ve AB’li yöneticilere dayayan İstanbul Fener Rum Patrikhanesinin en son tutum ve davranışlarıda oynanan oyunların buzdağının sadece görünen küçük bir kısmıdır.
Aklımızı başımıza alalım ve üzerimizdeki küresel oyunlara alet olmayalım.
Her kim olursak ve hangi makamda bulunursak bulunalım “Diyalog ve Hoşgörü” aldatmacalarına destek vermeyelim.

http://www.kumkale.net


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: SALİH AMELLER
İletiTarih: Cmt Nis 17, 2010 11:49 am 
Çevrimdışı
Emektar Üye
Emektar Üye

Kayıt: Pts Nis 06, 2009 6:41 pm
İleti: 2234
Bugün batı toplumları belkide artık salih ameller yapanların en iyisi olma durumlarını kaybetkektedirler. Belkide onlar fazlasıyla açgözlü ve kibirli mağrurlar haline gelmişlerdir. Dolayısıyla Allah onların dünyamızda egemen güç olmalarına bir son verecektir. Belki geriye saymaya başlamışlardır bile.

Bu bizim için fırsat değil midir? Bizler salih amelleri yapanların en iyileri durumuna gelmeliyiz. Daha iyi bir dünya kurmak için çalışmalıyız. Zayıfların, fakirlerin, dezavantajlı olanların hakları için çalışmalıyız. Geleçeği veya gelecekte kimlerin dünyanın egemen gücü haline geleceğini bilemeyiz. Ama bizler mümin insanlar isek Allah’ın; dünyayı tüm dünyalılar için daha iyi şartlarda yaşanacak bir yer yapmak, her bir insanın hukuk ve haklarına saygı göstermek, sevgi, hak, ve adalet için çalışmak isteyenleri diğerlerinden daha fazla destekleyeceğini biliriz.

İşte bu kimser Allah’ın bizlere söylediklerini anlayan kimselerdir.

_________________
... О уиІэшІагъэ пае пљэпкъ ыцІэ раІуагъэмэ, ащ нахь насыпыгъэ сэ сшІэрэп…


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: SALİH AMELLER
İletiTarih: Cmt Nis 17, 2010 1:52 pm 
Çevrimdışı
Onursal Üye
Onursal Üye
axakuyt aştıbj

Kayıt: Cum Ağu 01, 2008 8:09 am
İleti: 4520
Tlepsh yazdı:
3:92 (Size gelince ey müminler,) kendiniz için özenle ayırdığınız şeylerden başkaları için harcamadıkça gerçek erdeme ulaşmış olamazsınız; ve her ne harcarsanız kuşkusuz, Allah ondan tamamiyle haberdardır.

tam gülmeye başlayacaktım bu sözlere...tam benim gibi enayileri anlatıyor diyecektim ki..?????bu Rabbin sözleri dedi gözlerim ve kalbim..
bunun ölçüsü nedir..yada harcanması gereken durum nedir
biri verirken diğeri hazıra alışacaksa ki alışıyorsa..bu ayetin bir açıklaması daha geniş açıklaması olması gerekir..
yoksa bu dünyada birileri eşek bir diğeride eşeğe semer vuran olur..

_________________
SOYLU SEVDAM....
CAPA CAпсуоуп
cerkez çerkes kafkasya adige çerkez çerkes kafkas abhaz adiga abaza kuzey müzik music mp3 wored tarih kültür fotoğraf foto resim bilgi isim ad köyleri düğün mahalli video kitap savaş haber güncel yeni dil sözlük çeviri kiril dernek kafder kaffed birkaf en iyi yeni çok bkd imam şeyh şamil adigey abhazya oset çeçen karaçay rusya siteleri indir dinle tarih türk makale link sohbet chat izle uzunyayla download kimdir nedir nasıl kabardey besleney şağsığ abzeh abzex hatukoy ubıh elbruz mit


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: SALİH AMELLER
İletiTarih: Cmt Nis 17, 2010 1:59 pm 
Çevrimdışı
Onursal Üye
Onursal Üye
axakuyt aştıbj

Kayıt: Cum Ağu 01, 2008 8:09 am
İleti: 4520
Tlepsh yazdı:
Batı ancak ve ancak güçsüz hale gelen bir İslam alemini sömürebilir. Yani Batı tarafından İslam aleminin sömürülmesi İslam Alemi güçsüz hale geldikten sonra başlayabilmiştir.


doğr bir düşünce ama..arada küçük bir nüans var farkedilmesi gereken..
islam ülkeleri 19 yy itibaren gerilemeye başladı ..beyin göçü devamlı islam ülkelerinden batıya oldu..
ve en önemliis bana göre..islam ülkelerinin başındaki liderler batı hayranı oldu ve kendi özünde yeniden topralnamak yerine taklitçilik yaparak batının peşinden koşar oldu..
taklitçilik yaptılar..aslında baksaydılar kendi özlerinde barındırdıklarını görseydiler çok daha ileri düzeye çıkarlardı

_________________
SOYLU SEVDAM....
CAPA CAпсуоуп
cerkez çerkes kafkasya adige çerkez çerkes kafkas abhaz adiga abaza kuzey müzik music mp3 wored tarih kültür fotoğraf foto resim bilgi isim ad köyleri düğün mahalli video kitap savaş haber güncel yeni dil sözlük çeviri kiril dernek kafder kaffed birkaf en iyi yeni çok bkd imam şeyh şamil adigey abhazya oset çeçen karaçay rusya siteleri indir dinle tarih türk makale link sohbet chat izle uzunyayla download kimdir nedir nasıl kabardey besleney şağsığ abzeh abzex hatukoy ubıh elbruz mit


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: SALİH AMELLER
İletiTarih: Cmt Nis 17, 2010 2:21 pm 
Çevrimdışı
Emektar Üye
Emektar Üye

Kayıt: Pts Nis 06, 2009 6:41 pm
İleti: 2234
axakuyt aştıbj yazdı:
bunun ölçüsü nedir..yada harcanması gereken durum nedir
biri verirken diğeri hazıra alışacaksa ki alışıyorsa..bu ayetin bir açıklaması daha geniş açıklaması olması gerekir..
yoksa bu dünyada birileri eşek bir diğeride eşeğe semer vuran olur..


Bu soruya cevap olabilecek diye düşündüğüm Eren Erdemin şu yazısı var:
Alıntı:
Dinin direği : İnfak!

Evinde yiyecek bir lokma ekmeği olmadığı halde, kılıcını kınından çekip sokağa fırlamayanın aklına şaşarım.
Ebuzerr Gıffari


Yüzyıllarca anlatılmayan, belirli zamanlarda; vahyin enginliğinden nasiplenmiş kadim ruhların anlatma sevdasıyla yanıp tutuştuğu, neticesinde zulüm gördüğü bir kavramdan bahsetmek gerekir. Hele ki, çağımızın hastalıklı düşünürlerinde kılıflara uydurulmuş bir din algısının hegemonyasına hapsedilmiş iken..

İnfak, dinin baş emri ve olmazsa olmazıdır. Ben Müslüman oldum demenin temel şartı, kabulü ve pratiğidir. Dudak arasına hapsedilmiş bir kabulün, reel pratiği, yaşamdaki alametidir…

(BAKARA suresi 219. ayet) Sana uyuşturucuyu/şarabı ve kumarı sorarlar. De ki: "Bu ikisinde büyük bir günah vardır; insanlar için çıkarlar da vardır. Ama onların kötülüğü yararlarından çok daha büyüktür." Ve sana neyi infak edeceklerini de soruyorlar. De ki: "Helal kazancınızın size ve bakmakla yükümlü olduklarınıza yeterli olanından artanını verin." İşte Allah, ayetleri size böyle açıklar ki, derin derin düşünebilesiniz.

Gayya Karanlığından Kuran Aydınlığına adlı kitabımda genişçe değindiğim mesele şu idi; İslam, zannedildiği gibi; Allah ile Putlar arasındaki bir mücadele ürünü olarak değil, halk ile putlara entegre edilmiş afyon dinleri üreterek halkı sömüren sermaye sahipleri arasındaki çelişkiye binaen kemale ermiştir.

Dolayısı ile, temel mantığı ‘’paylaşım olan’’ bir anlayıştan bahsediyoruz. Kaldı ki vahiy sürecinde Mekke’de yaşamakta olan Müşrik ( sermaye sahipleri )ler, namaz kılan, Kabe’yi tavaf eden, Allah’a inanan kimselerdi…

(RA'D suresi 16. ayet) De ki: "Göklerin ve yerin Rabbi/Efendisi kim?" De ki: "Allah." De ki: "O'nun yanında başka evliya mı/destekçiler mi edindiniz? Bunlar kendilerine bile yarar sağlayıp zarar verme gücünde değiller." De ki: "Körle gören yahut karanlıklarla ışık bir olur mu? Yoksa Allah'a, tıpkı O'nun yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da yaratış/yaratılanlar kendileri için benzeşir hale mi geldi?" De ki: "Allah'tır her şeyi yaratan, O'dur Vâhid ve Kahhâr olan."

Allah’ın yanı sıra tapınılan/efendi edinilen, yaklaştırıcı şerikler/putlar edinen bir kavimden söz ediyoruz. Bu kavim Allah’a inandığını söylüyor, ancak Allah’a yaklaşmak için aracı güçler üretiyor…

Günümüze ne kadar benziyor değil mi ?

İslam, üretim araçlarını ‘’tekellerin elinden çekip’’ kamulaştırma eylemi ile ilk adımını atmıştır.
Bunu, Muhammedi Devrimin takipçilerinin bütün eylemlerinde görebilirsiniz.

Kuran’ın infak anlayışı; bireylerde biriken (kenz), yani piyasadan kendi tarafına doğru süpürme eylemi manasına gelen ‘’sermaye biriktirme’’ fiiline karşı, toplumsal bütünlüğün tesisi için ‘’metayı ilah edinme’’ mantığından sıyrılma adına, eldeki malın ihtiyaçtan artanının tamamını dağıtma eylemidir.

Diğer bir deyim ile, birikimi yasaklayıcı; paylaşımı şart (Farz) kılıcı bir eylemdir.

İnfak etmeyen kişiye ‘’din dilinde’’ ma-nifak, yani münafık denir…


İnfak, üretim araçlarına egemen olan halkın, kolektif bilinci oturtması için gerekli bir geçiş sürecidir. Bu, Muhammedi Devrimin birinci aşamasıdır. İkinci aşama ise ‘’tavaf’’, yani sınıfsızlaşmış toplumun hür ve zulüm karşıtı ilkelerin etrafında bütünleşmesi eylemidir…

Dikkatli incelersek, Kuran’da bahsedilen ‘’Salat ve Hac’’ eylemlerinin doğrudan bir ritüele denk gelmediğini görebiliriz. Bu eylemler, yaşamın içinde konsantre fonksiyonları olan tavırların ta kendisi olduğu gibi, yapılan işin ilanı adına uygulanan ‘’ritüeller’’ ile işin pratiği yansıtılmaktadır.

Kıyam olmaksızın secdeye varılamaz!

Yani, tıpkı ritüelin biçiminde uygulandığı gibi; kıyam(mücadele) olmaksızın, Allah’a itaat edildiği söylenemez…

Bu, namaz ritüelinin özgün yapısında bir kitap gibi izah ediliverir bizlere. Ancak, dinin direği olan olgu tek başına ‘’namaz değil’’, salattır…

Yani, infak için yapılan kitlesel mücadele ve ardından ‘’özerkleştirilmiş mülkiyeti Allah’a atfederek’’ varılan netice…

Allah, mülkün sadece kendisine ait olduğunu beyan ederken, mülkü kendisince kullanacağını söylemez.

Allah, halık kavramı ile tokat gibi suratımıza vurduğu varlık unsurlarını mülküne emanetçi kılmaktadır.

Halık, yaratılmış olan demektir. Ne ilginçtir ki ‘’Halk kelimesi, halık’tan türemiştir’’…

Yani halk, mülkün kesin emanetçisidir…

Kitabımda da belirttiğim gibi, Şirk; Allah dışında bir kudret ilan etme hastalığının yansımasıdır. Kuran’da tarif edilen sistem izahları içerisinde ‘’Allah’ı bertaraf ederek’’ mülk ve saltanatında ortaklık iddia etme şuursuzluğu, bir bütün olarak Şirk dairesinde incelenmelidir.

Yukarıda izah ettiğimiz hali ile İslam, tamamen bahsettiğimiz ilkeler üzerine inşa edilmiştir. Dolayısı ile dini algılamada kullanılacak temel metodoloji, bu ilkeleri prensip edinmek sureti ile meseleyi anlama gayretine girmek biçiminde olmalıdır.

Mekke’li müşriklerin (Mekke’li sermaye sahiplerinin) temel endişesi de bu yöndedir. Bundan ötürüdür ki, kitleler İslam dairesine girdikçe onlar da bu daireye dahil olmuş, bu devrimci ilkeleri süreç içinde yok ederek, dini alanda eski inançlarına dayalı bir tahakküm yaratmışlardır.

Bugün ‘’ritüellere ve şekilsel eylemlere’’ entegre edilen din, Kurani ve Muhammedi devrim ile alakasız bir neticedir.

Bu sorunun en büyük şahitlerinden olan Ebuzerr Gıffari, Peygamberin yanında yetişmiş bir öncü olarak ; Evinde bir lokma ekmeği olmadığı halde, kılıcını kınından çekip sokağa fırlamayanın aklına şaşarım biçiminde bir ifade ile, gerçek dinin ruhunu/ilmini çok net biçimde ifade etmiştir.

İslam, ideal toplumun adıdır. Selam, yani; barış,esenlik,adalet,selamet,rahmet,güven ve en önemli manası olan ‘’bölünüp parçalanmayan kaya’’ manasıyla ilintili olarak, bütün (tevhid dairesi) olan toplumun adıdır.

Kuran, İslam’a götüren eylemleri;

İnfak
Salat
Hac
Kurban


Biçiminde ifade eder.

Yani; mal paylaşımı, bu paylaşım için yapılan mücadele, Allah’a yakın olmanın tek yolunun mal paylaşımı olduğu bilincinin yaygınlaşması ve kolektifleşmiş toplumun bu ilkeler etrafında tavafı/dönüşü…

Şimdi sormak gerekir;

İslam nerede ?

Yazan: Eren ERDEM

_________________
... О уиІэшІагъэ пае пљэпкъ ыцІэ раІуагъэмэ, ащ нахь насыпыгъэ сэ сшІэрэп…


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: SALİH AMELLER
İletiTarih: Pts Nis 19, 2010 9:19 am 
Çevrimdışı
Usta Üye
Usta Üye

Kayıt: Sal Oca 26, 2010 1:52 pm
İleti: 566
Tlepsh yazdı:
axakuyt aştıbj yazdı:
bunun ölçüsü nedir..yada harcanması gereken durum nedir
biri verirken diğeri hazıra alışacaksa ki alışıyorsa..bu ayetin bir açıklaması daha geniş açıklaması olması gerekir..
yoksa bu dünyada birileri eşek bir diğeride eşeğe semer vuran olur..


Bu soruya cevap olabilecek diye düşündüğüm Eren Erdemin şu yazısı var:
Alıntı:
Dinin direği : İnfak!

Evinde yiyecek bir lokma ekmeği olmadığı halde, kılıcını kınından çekip sokağa fırlamayanın aklına şaşarım.
Ebuzerr Gıffari


Yüzyıllarca anlatılmayan, belirli zamanlarda; vahyin enginliğinden nasiplenmiş kadim ruhların anlatma sevdasıyla yanıp tutuştuğu, neticesinde zulüm gördüğü bir kavramdan bahsetmek gerekir. Hele ki, çağımızın hastalıklı düşünürlerinde kılıflara uydurulmuş bir din algısının hegemonyasına hapsedilmiş iken..

İnfak, dinin baş emri ve olmazsa olmazıdır. Ben Müslüman oldum demenin temel şartı, kabulü ve pratiğidir. Dudak arasına hapsedilmiş bir kabulün, reel pratiği, yaşamdaki alametidir…

(BAKARA suresi 219. ayet) Sana uyuşturucuyu/şarabı ve kumarı sorarlar. De ki: "Bu ikisinde büyük bir günah vardır; insanlar için çıkarlar da vardır. Ama onların kötülüğü yararlarından çok daha büyüktür." Ve sana neyi infak edeceklerini de soruyorlar. De ki: "Helal kazancınızın size ve bakmakla yükümlü olduklarınıza yeterli olanından artanını verin." İşte Allah, ayetleri size böyle açıklar ki, derin derin düşünebilesiniz.

Gayya Karanlığından Kuran Aydınlığına adlı kitabımda genişçe değindiğim mesele şu idi; İslam, zannedildiği gibi; Allah ile Putlar arasındaki bir mücadele ürünü olarak değil, halk ile putlara entegre edilmiş afyon dinleri üreterek halkı sömüren sermaye sahipleri arasındaki çelişkiye binaen kemale ermiştir.

Dolayısı ile, temel mantığı ‘’paylaşım olan’’ bir anlayıştan bahsediyoruz. Kaldı ki vahiy sürecinde Mekke’de yaşamakta olan Müşrik ( sermaye sahipleri )ler, namaz kılan, Kabe’yi tavaf eden, Allah’a inanan kimselerdi…

(RA'D suresi 16. ayet) De ki: "Göklerin ve yerin Rabbi/Efendisi kim?" De ki: "Allah." De ki: "O'nun yanında başka evliya mı/destekçiler mi edindiniz? Bunlar kendilerine bile yarar sağlayıp zarar verme gücünde değiller." De ki: "Körle gören yahut karanlıklarla ışık bir olur mu? Yoksa Allah'a, tıpkı O'nun yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da yaratış/yaratılanlar kendileri için benzeşir hale mi geldi?" De ki: "Allah'tır her şeyi yaratan, O'dur Vâhid ve Kahhâr olan."

Allah’ın yanı sıra tapınılan/efendi edinilen, yaklaştırıcı şerikler/putlar edinen bir kavimden söz ediyoruz. Bu kavim Allah’a inandığını söylüyor, ancak Allah’a yaklaşmak için aracı güçler üretiyor…

Günümüze ne kadar benziyor değil mi ?

İslam, üretim araçlarını ‘’tekellerin elinden çekip’’ kamulaştırma eylemi ile ilk adımını atmıştır.
Bunu, Muhammedi Devrimin takipçilerinin bütün eylemlerinde görebilirsiniz.

Kuran’ın infak anlayışı; bireylerde biriken (kenz), yani piyasadan kendi tarafına doğru süpürme eylemi manasına gelen ‘’sermaye biriktirme’’ fiiline karşı, toplumsal bütünlüğün tesisi için ‘’metayı ilah edinme’’ mantığından sıyrılma adına, eldeki malın ihtiyaçtan artanının tamamını dağıtma eylemidir.

Diğer bir deyim ile, birikimi yasaklayıcı; paylaşımı şart (Farz) kılıcı bir eylemdir.

İnfak etmeyen kişiye ‘’din dilinde’’ ma-nifak, yani münafık denir…


İnfak, üretim araçlarına egemen olan halkın, kolektif bilinci oturtması için gerekli bir geçiş sürecidir. Bu, Muhammedi Devrimin birinci aşamasıdır. İkinci aşama ise ‘’tavaf’’, yani sınıfsızlaşmış toplumun hür ve zulüm karşıtı ilkelerin etrafında bütünleşmesi eylemidir…

Dikkatli incelersek, Kuran’da bahsedilen ‘’Salat ve Hac’’ eylemlerinin doğrudan bir ritüele denk gelmediğini görebiliriz. Bu eylemler, yaşamın içinde konsantre fonksiyonları olan tavırların ta kendisi olduğu gibi, yapılan işin ilanı adına uygulanan ‘’ritüeller’’ ile işin pratiği yansıtılmaktadır.

Kıyam olmaksızın secdeye varılamaz!

Yani, tıpkı ritüelin biçiminde uygulandığı gibi; kıyam(mücadele) olmaksızın, Allah’a itaat edildiği söylenemez…

Bu, namaz ritüelinin özgün yapısında bir kitap gibi izah ediliverir bizlere. Ancak, dinin direği olan olgu tek başına ‘’namaz değil’’, salattır…

Yani, infak için yapılan kitlesel mücadele ve ardından ‘’özerkleştirilmiş mülkiyeti Allah’a atfederek’’ varılan netice…

Allah, mülkün sadece kendisine ait olduğunu beyan ederken, mülkü kendisince kullanacağını söylemez.

Allah, halık kavramı ile tokat gibi suratımıza vurduğu varlık unsurlarını mülküne emanetçi kılmaktadır.

Halık, yaratılmış olan demektir. Ne ilginçtir ki ‘’Halk kelimesi, halık’tan türemiştir’’…

Yani halk, mülkün kesin emanetçisidir…

Kitabımda da belirttiğim gibi, Şirk; Allah dışında bir kudret ilan etme hastalığının yansımasıdır. Kuran’da tarif edilen sistem izahları içerisinde ‘’Allah’ı bertaraf ederek’’ mülk ve saltanatında ortaklık iddia etme şuursuzluğu, bir bütün olarak Şirk dairesinde incelenmelidir.

Yukarıda izah ettiğimiz hali ile İslam, tamamen bahsettiğimiz ilkeler üzerine inşa edilmiştir. Dolayısı ile dini algılamada kullanılacak temel metodoloji, bu ilkeleri prensip edinmek sureti ile meseleyi anlama gayretine girmek biçiminde olmalıdır.

Mekke’li müşriklerin (Mekke’li sermaye sahiplerinin) temel endişesi de bu yöndedir. Bundan ötürüdür ki, kitleler İslam dairesine girdikçe onlar da bu daireye dahil olmuş, bu devrimci ilkeleri süreç içinde yok ederek, dini alanda eski inançlarına dayalı bir tahakküm yaratmışlardır.

Bugün ‘’ritüellere ve şekilsel eylemlere’’ entegre edilen din, Kurani ve Muhammedi devrim ile alakasız bir neticedir.

Bu sorunun en büyük şahitlerinden olan Ebuzerr Gıffari, Peygamberin yanında yetişmiş bir öncü olarak ; Evinde bir lokma ekmeği olmadığı halde, kılıcını kınından çekip sokağa fırlamayanın aklına şaşarım biçiminde bir ifade ile, gerçek dinin ruhunu/ilmini çok net biçimde ifade etmiştir.

İslam, ideal toplumun adıdır. Selam, yani; barış,esenlik,adalet,selamet,rahmet,güven ve en önemli manası olan ‘’bölünüp parçalanmayan kaya’’ manasıyla ilintili olarak, bütün (tevhid dairesi) olan toplumun adıdır.

Kuran, İslam’a götüren eylemleri;

İnfak
Salat
Hac
Kurban


Biçiminde ifade eder.

Yani; mal paylaşımı, bu paylaşım için yapılan mücadele, Allah’a yakın olmanın tek yolunun mal paylaşımı olduğu bilincinin yaygınlaşması ve kolektifleşmiş toplumun bu ilkeler etrafında tavafı/dönüşü…

Şimdi sormak gerekir;

İslam nerede ?

Yazan: Eren ERDEM




her fırsatta hadis yalan sünnet yok namaz yok deyip Hz.Peygamberimize iftira atanlar onun sahabelerinin ondan aktararak söylediği yazdığı hadislere yalan diyenler inanmayanlar Hz.Peygamberin eliyle şehadete ermiş ebu zerin söylemiş olduğunu varsaydıkları(oysa oda yalan olabilir çünki diğerlerinin yalan olma ihtimali bazılarına göre çok yüksek)bir söze göre amel etmemizi bekliyor niye acep..YOKSA EBU ZERDE HANİF DİNİNDEN olduğu için mi.??hanifcilerin sahabesi olduğu için mi..?


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: SALİH AMELLER
İletiTarih: Pts Nis 19, 2010 9:19 am 
Çevrimdışı
Usta Üye
Usta Üye

Kayıt: Sal Oca 26, 2010 1:52 pm
İleti: 566
Tlepsh yazdı:
axakuyt aştıbj yazdı:
bunun ölçüsü nedir..yada harcanması gereken durum nedir
biri verirken diğeri hazıra alışacaksa ki alışıyorsa..bu ayetin bir açıklaması daha geniş açıklaması olması gerekir..
yoksa bu dünyada birileri eşek bir diğeride eşeğe semer vuran olur..


Bu soruya cevap olabilecek diye düşündüğüm Eren Erdemin şu yazısı var:
Alıntı:
Dinin direği : İnfak!

Evinde yiyecek bir lokma ekmeği olmadığı halde, kılıcını kınından çekip sokağa fırlamayanın aklına şaşarım.
Ebuzerr Gıffari


Yüzyıllarca anlatılmayan, belirli zamanlarda; vahyin enginliğinden nasiplenmiş kadim ruhların anlatma sevdasıyla yanıp tutuştuğu, neticesinde zulüm gördüğü bir kavramdan bahsetmek gerekir. Hele ki, çağımızın hastalıklı düşünürlerinde kılıflara uydurulmuş bir din algısının hegemonyasına hapsedilmiş iken..

İnfak, dinin baş emri ve olmazsa olmazıdır. Ben Müslüman oldum demenin temel şartı, kabulü ve pratiğidir. Dudak arasına hapsedilmiş bir kabulün, reel pratiği, yaşamdaki alametidir…

(BAKARA suresi 219. ayet) Sana uyuşturucuyu/şarabı ve kumarı sorarlar. De ki: "Bu ikisinde büyük bir günah vardır; insanlar için çıkarlar da vardır. Ama onların kötülüğü yararlarından çok daha büyüktür." Ve sana neyi infak edeceklerini de soruyorlar. De ki: "Helal kazancınızın size ve bakmakla yükümlü olduklarınıza yeterli olanından artanını verin." İşte Allah, ayetleri size böyle açıklar ki, derin derin düşünebilesiniz.

Gayya Karanlığından Kuran Aydınlığına adlı kitabımda genişçe değindiğim mesele şu idi; İslam, zannedildiği gibi; Allah ile Putlar arasındaki bir mücadele ürünü olarak değil, halk ile putlara entegre edilmiş afyon dinleri üreterek halkı sömüren sermaye sahipleri arasındaki çelişkiye binaen kemale ermiştir.

Dolayısı ile, temel mantığı ‘’paylaşım olan’’ bir anlayıştan bahsediyoruz. Kaldı ki vahiy sürecinde Mekke’de yaşamakta olan Müşrik ( sermaye sahipleri )ler, namaz kılan, Kabe’yi tavaf eden, Allah’a inanan kimselerdi…

(RA'D suresi 16. ayet) De ki: "Göklerin ve yerin Rabbi/Efendisi kim?" De ki: "Allah." De ki: "O'nun yanında başka evliya mı/destekçiler mi edindiniz? Bunlar kendilerine bile yarar sağlayıp zarar verme gücünde değiller." De ki: "Körle gören yahut karanlıklarla ışık bir olur mu? Yoksa Allah'a, tıpkı O'nun yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da yaratış/yaratılanlar kendileri için benzeşir hale mi geldi?" De ki: "Allah'tır her şeyi yaratan, O'dur Vâhid ve Kahhâr olan."

Allah’ın yanı sıra tapınılan/efendi edinilen, yaklaştırıcı şerikler/putlar edinen bir kavimden söz ediyoruz. Bu kavim Allah’a inandığını söylüyor, ancak Allah’a yaklaşmak için aracı güçler üretiyor…

Günümüze ne kadar benziyor değil mi ?

İslam, üretim araçlarını ‘’tekellerin elinden çekip’’ kamulaştırma eylemi ile ilk adımını atmıştır.
Bunu, Muhammedi Devrimin takipçilerinin bütün eylemlerinde görebilirsiniz.

Kuran’ın infak anlayışı; bireylerde biriken (kenz), yani piyasadan kendi tarafına doğru süpürme eylemi manasına gelen ‘’sermaye biriktirme’’ fiiline karşı, toplumsal bütünlüğün tesisi için ‘’metayı ilah edinme’’ mantığından sıyrılma adına, eldeki malın ihtiyaçtan artanının tamamını dağıtma eylemidir.

Diğer bir deyim ile, birikimi yasaklayıcı; paylaşımı şart (Farz) kılıcı bir eylemdir.

İnfak etmeyen kişiye ‘’din dilinde’’ ma-nifak, yani münafık denir…


İnfak, üretim araçlarına egemen olan halkın, kolektif bilinci oturtması için gerekli bir geçiş sürecidir. Bu, Muhammedi Devrimin birinci aşamasıdır. İkinci aşama ise ‘’tavaf’’, yani sınıfsızlaşmış toplumun hür ve zulüm karşıtı ilkelerin etrafında bütünleşmesi eylemidir…

Dikkatli incelersek, Kuran’da bahsedilen ‘’Salat ve Hac’’ eylemlerinin doğrudan bir ritüele denk gelmediğini görebiliriz. Bu eylemler, yaşamın içinde konsantre fonksiyonları olan tavırların ta kendisi olduğu gibi, yapılan işin ilanı adına uygulanan ‘’ritüeller’’ ile işin pratiği yansıtılmaktadır.

Kıyam olmaksızın secdeye varılamaz!

Yani, tıpkı ritüelin biçiminde uygulandığı gibi; kıyam(mücadele) olmaksızın, Allah’a itaat edildiği söylenemez…

Bu, namaz ritüelinin özgün yapısında bir kitap gibi izah ediliverir bizlere. Ancak, dinin direği olan olgu tek başına ‘’namaz değil’’, salattır…

Yani, infak için yapılan kitlesel mücadele ve ardından ‘’özerkleştirilmiş mülkiyeti Allah’a atfederek’’ varılan netice…

Allah, mülkün sadece kendisine ait olduğunu beyan ederken, mülkü kendisince kullanacağını söylemez.

Allah, halık kavramı ile tokat gibi suratımıza vurduğu varlık unsurlarını mülküne emanetçi kılmaktadır.

Halık, yaratılmış olan demektir. Ne ilginçtir ki ‘’Halk kelimesi, halık’tan türemiştir’’…

Yani halk, mülkün kesin emanetçisidir…

Kitabımda da belirttiğim gibi, Şirk; Allah dışında bir kudret ilan etme hastalığının yansımasıdır. Kuran’da tarif edilen sistem izahları içerisinde ‘’Allah’ı bertaraf ederek’’ mülk ve saltanatında ortaklık iddia etme şuursuzluğu, bir bütün olarak Şirk dairesinde incelenmelidir.

Yukarıda izah ettiğimiz hali ile İslam, tamamen bahsettiğimiz ilkeler üzerine inşa edilmiştir. Dolayısı ile dini algılamada kullanılacak temel metodoloji, bu ilkeleri prensip edinmek sureti ile meseleyi anlama gayretine girmek biçiminde olmalıdır.

Mekke’li müşriklerin (Mekke’li sermaye sahiplerinin) temel endişesi de bu yöndedir. Bundan ötürüdür ki, kitleler İslam dairesine girdikçe onlar da bu daireye dahil olmuş, bu devrimci ilkeleri süreç içinde yok ederek, dini alanda eski inançlarına dayalı bir tahakküm yaratmışlardır.

Bugün ‘’ritüellere ve şekilsel eylemlere’’ entegre edilen din, Kurani ve Muhammedi devrim ile alakasız bir neticedir.

Bu sorunun en büyük şahitlerinden olan Ebuzerr Gıffari, Peygamberin yanında yetişmiş bir öncü olarak ; Evinde bir lokma ekmeği olmadığı halde, kılıcını kınından çekip sokağa fırlamayanın aklına şaşarım biçiminde bir ifade ile, gerçek dinin ruhunu/ilmini çok net biçimde ifade etmiştir.

İslam, ideal toplumun adıdır. Selam, yani; barış,esenlik,adalet,selamet,rahmet,güven ve en önemli manası olan ‘’bölünüp parçalanmayan kaya’’ manasıyla ilintili olarak, bütün (tevhid dairesi) olan toplumun adıdır.

Kuran, İslam’a götüren eylemleri;

İnfak
Salat
Hac
Kurban


Biçiminde ifade eder.

Yani; mal paylaşımı, bu paylaşım için yapılan mücadele, Allah’a yakın olmanın tek yolunun mal paylaşımı olduğu bilincinin yaygınlaşması ve kolektifleşmiş toplumun bu ilkeler etrafında tavafı/dönüşü…

Şimdi sormak gerekir;

İslam nerede ?

Yazan: Eren ERDEM




her fırsatta hadis yalan sünnet yok namaz yok deyip Hz.Peygamberimize iftira atanlar onun sahabelerinin ondan aktararak söylediği yazdığı hadislere yalan diyenler inanmayanlar Hz.Peygamberin eliyle şehadete ermiş ebu zerin söylemiş olduğunu varsaydıkları(oysa oda yalan olabilir çünki diğerlerinin yalan olma ihtimali bazılarına göre çok yüksek)bir söze göre amel etmemizi bekliyor niye acep..YOKSA EBU ZERDE HANİF DİNİNDEN olduğu için mi.??hanifcilerin sahabesi olduğu için mi..?


Sayfa başı
 Profile bak  
 
Önceki iletileri göster:  Sıralama  
Yeni konu gönder Konuya cevap yaz  [ 33 ileti ]  Sayfaya git 1, 2, 3, 4  Sonraki

Tüm zamanlar UTC


Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyenler: Kayıtlı kullanıcı yok ve 3 misafir


Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumda konulara cevap yazamazsınız
Bu forumda kendi iletilerinizi değiştiremezsiniz
Bu forumda kendi iletilerinizi silemezsiniz
Bu forumda dosya ekleyemezsiniz

Arama:
Git:  

Cerkez Muzikleri - Kafkasya - Cerkez - Google - Cerkez isimleri - Adige - Abhazya - Kafkas - Circassain - Cerkes.Net - Adigece Sozluk - Video - Sohbet - Cerkez Tavugu

Haberler Haberler Site haritası Site haritası SitemapIndex SitemapIndex RSS besleme RSS besleme Kanal listesi Kanal listesi
Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group
phpBB3 Türkçe: phpBB Türkiye
[ Time : 0.244s | 10 Queries | GZIP : On ]


Sitemizin hicbir kurum ve kurulusla iliskisi bulunmamaktadir.