|
Beled suresini işlerken gündeme aldığımız ayetin bir açılımı olarak aşağıdaki bilgide elimizin altında olsun
FEKKÜ RAKABE = Köle Azat Etmek:
فكّ - fekk sözcüğü, bağı çözmek, kelepçeyi çıkarmak demek olup serbestliği kısıtlayan engeli ortadan kaldırmak manasına gelir.
Meselâ, rehin bağını çözmek, rehini kurtarmak da فكّ الرّهن - fekkü'r-rehn deyimi ile ifade edilir. Yani, serbest bırakılan her şey aslında fekke dilmiştir. فكّ الحطاب - fekkü'l-hıtâb = kontrolsüz söz, sözün salıverilmesi deyimi de bu kökten gelir.
Eskiden esirlerin boyunlarından ve ellerinden bağlanması Araplar arasında âdet olduğundan, bu bağların çözülmesi de فكّ - fekk sözcüğü ile ifade edilirdi. Daha sonra esirlerin bu şekilde bağlanma âdeti kalkmış olmasına rağmen fekk sözcüğü, esirlerin salıverilmesi için kullanılmaya devam etmiş ve esirlerin salıverilmesi işi فكاك - fekâk = çözme sözcüğü ile ifade edilmiştir.
رقبة - rakabe sözcüğü ise, boyun demektir. Bu sözcük zaman içinde "bir parçayı söyleyip bütününü kaydetmek" yoluyla mecâz olarak "zat, kişi, şahıs" anlamında, özellikle de hürriyetini kaybetmiş insan, esir veya köle için kullanılır olmuştur.
فكّ رقبة - fekkü rakabe deyimi, "esirlik bağıyla bağlanmış bir boynu, yani bir kimseyi, bir insanı esaretten kurtarıp hürriyetine kavuşturmak, köleliğini sona erdirmek" anlamına gelir. Bu da pek tabii olarak insanın önce kendi hürriyetine mâlik olmasını, kendi boynunu her türlü tahakkümden kurtarmış olmasını gerektirir. Nitekim fekkü rakabe deyiminin bir başka anlamı da, "herkesin kendisini boyunduruktan kurtarması"dır. Ancak dikkat edilmelidir ki, bu anlamdaki boyunduruk, herkesin kendi çalışması ve kendi kazandıkları ile altında bulunduğu ipotek [sorumluluk yükümlülüğü] olup Rabbimiz tarafından konulmuştur:
(Müddessir: 38) Her benlik kazancının karşılığında bir rehindir.
(Tûr: 21) Ve şu iman edip zürriyetleri de iman ile kendilerini izleyenler, işte Biz, onların nesillerini de kendilerine kattık. Kendilerinin amellerinden bir şey de eksiltmedik. Herkes kendi kazandığı ile rehindir. [ipotek altındadır]
Kölelik, başlangıcı insanlık tarihinin çok eski devirlerine, tarihin "uygarlık" olarak kabul ettiği Eski Yunan ve Roma'ya dayanan ve insanî değerler bakımından yüz karası olan bir kurumdur. Bu kurum ancak XX. yüzyılda uluslararası sözleşme ve yasaklamalarla hukuk dışı ilân edilmiştir. Allah'ın özgür yarattığı insanın bir başka insanın mülkiyetine alınması demek olan bu utanç verici kurum, 14 asır önce Rabbimiz tarafından "köle azat etme"nin insanı cennete götüren davranışlar arasında sayılması sûretiyle işareten yasaklanmıştır. Çünkü yukarıda da açıklandığı gibi, köleleri özgürleştirme faaliyeti, saldırılması ve aşılması gereken 'akabe üzerindeki işlerden sayılmaktadır.
Tek bir ferdin hürriyetine kavuşturulması bile insanı cennete götürecek erdemli ve kahramanca davranışlardan biri olarak kabul edildiğine göre, köleliğin topyekûn ortadan kaldırılması yolundaki mücadeleye Allah nezdinde ne değer verileceği, her Müslüman'ın üzerinde iyi düşünmesi gereken bir husustur. (Konunun önemine binaen Sûrenin sonunda Kölelik ve İslâm adlı bir makalemiz ile Ana Britannica Ansiklopedisi'nde verilen bilgiler yer almaktadır.)
Rabbimiz, 'akabe'ye saldırmak anlamına gelen bir diğer işin de, salgın bir kıtlık gününde, akrabalığı olan [yakında bulunan] bir yetime veya topraklara düşmüş [sürünen] miskine [yoksula, işsize] yemek yedirmek olduğunu bildirmiştir. Bu erdemli iş, kölelerin özgürleştirilmesi yönündeki ilâhî teşvikten hemen sonra gelmektedir.
مسغبة - mesğabe sözcüğü, سغاب - seğâb sözcüğünden mimli mastar olup "açlık" (özellikle "sıkıntı ve yorgunluk içinde açlık"] demektir. Ebû Hayyân ise sözcüğün, "genel anlamda açlık" demek olduğunu, ancak "susuzluk" için de kullanıldığını belirtmektedir.
Yemeğin nadir ve bulunmaz olduğu açlık anları, imanın içyüzünü ortaya koyan bir mihenk taşı gibidir. Böyle genel bir açlık sırasında insanın kendisi de açlıkla karşı karşıya iken ihtiyaç içinde olan bir başkasına yemek yedirebilmek, bir bakıma o kişinin canını kurtarmak demektir. Bu nedenledir ki, böyle bir anda açı olanı doyurmak, köle azat etmek gibi 'akabe'ye saldırma kapsamında sayılmıştır. Bununla beraber, yemek yedirilmeye en hak sahibi olanlar Âyette şöyle sıralanmıştır:
akrabalığı olan [yakında bulunan] bir yetim
Yakınlık'tan kastın, nesep yakınlığı olduğu açıktır. Bununla beraber din yakınlığının da bu kapsamda olduğu kuşkusuzdur. Hatta komşu yakınlığını da bu kapsamda düşünmek, bizce yanlış olmaz.
İnkârcı ve azgın cahiliye toplumunda yetimler, –akraba bile olsalar– her zaman haksızlığa ve zulme uğramakta idiler. Bu yüzden yetimlere iyi davranılması yönündeki emirleri arka arkaya tekrarlayan Kur’ân, âdeta bu tip emirlerle dolup taşmıştır. Hatta yıllar sonra Medine'de inmiş olan Sûrelerde miras, vasiyet ve evlenme ile ilgili konularda İslâm yasalarının yürürlüğe konması sırasında bile yine yetimlere iyi davranılması emredilmiştir.
Yada arzu ederseniz kuranda köle ve cariye diye tercüme edilen tüm kelimeleri sırası ile tek tek inceleyebiliriz
|