|
HADİS KURAN İLİŞKİSİ SÜNNET VE HADİSİN TASHİHİ
Kuran-Hadis İlişkisi Ne Demektir? Sanırım konunun açıklanması bu sorunun cevabındadır. Bu nedenle ben de bu sorunun cevabını sizlerle müzakere ederek vermeye çalışacağım. Bilindiği üzere bu konunun iki ana elamanı vardır Biri Kuran ,diğeri Hz.peygamber’dir. Öncelikle, bu iki elemanın belirlenmesi ve tanımlanması gerekmektedir. Kuran, ilk vahiy alan peygamberden beri devam eden Allah’ın insanlarla kurduğu vahiy geleneğinin, son tezahürüdür. Bu yönüyle Kuran, vahiy geleneğinin bir parçasıdır. Bunlarla ifade etmek istediğim şey; Kuran, Allah’ın insanlıkla kurmak istediği ilişkinin bir aracı ve “İlahî hakikat”in biricik temsilcisi olduğudur. Buna göre Kuran’ın indirilmesindeki amaç, onun hakikati temsil etmesi ve yine hakikatin tayin edilmesinde biricik ölçü ve mihenk olmasıdır. Bu durum, Kuran’a inananlar için olduğu kadar Hz. Peygamber için de geçerlidir. Hz. Peygamber ise, kendisine vahiy gelmeden önce taşımış olduğu karakter, sahip olduğu erdemler vs. yönüyle öne çıkan ve yaratılışında güzel ahlakın belirgin olduğu bir şahsiyettir. Hz. Peygamber’in Kuran öncesi birikimi tamamen kültürel ve beşeridir. İçinde yaşadığı kültürün bir ferdi olarak o kültürün bir ferdinde olması gereken birikime ve kültürel oluşuma sahiptir. Böyle bir kültür içinden, Allah’ın neden Muhammed b. Abdullah’ı peygamber olarak seçtiği, peygamberlik öncesinde onunla ilişkisini, peygamber seçeceğinden dolayı, onunla farklı ve imtiyazlı bir özel ilişki kurup kurmadığı gibi konular, bizim bilebileceğimiz konular olmadığından bu polemiklere girmek istemiyorum. Sadece belirtmek istediğim şey; kendisine vahiy 1 geldiğinde 6. yüzyıl Cahiliye Arap toplumunun kültüründe kırk yaşına gelmiş, o toplum içinde güzel huy ve ahlakı ile öne çıkmış, nezih bir insan olduğudur. Nübüvvet gibi, insanların “inanç” duygularını ilgilendiren bir konuda Allah’ın elbette bu göreve en ehil olanı getireceği sonucunu çıkarmamıza ise bir engel bulunmamaktadır. Hz. Peygamber’in hayatı ve Kuran vahyine mazhar olmasından önceki durumunu “kable’l-bi’se” ele almamızın nedeni, Kuran vahyinin onun üzerindeki etkisini ve ağırlığını göstermek, diğer yönden de, vahiy sonrası Hz. Muhammed’in bir yönüyle vahyin oluşturduğu; hem zihinsel donanım bakımından hem de dünya görüşü açısından, bir kişiliğe sahip olduğunun altını çizmek içindir. Böylece, er- Rasûl olarak Hz. Muhammed, vahyin kontrolünde ve onun rehberliğinde kendisine inananlar için “model” olacak bir hayat ortaya koymuş bir şahsiyettir. Bu şahsiyetin, ne sözleri, ne fiilleri ve ne de takrirleri, Kuran vahyinden bağımsız ve ona rağmen olabilirler. Bu imkansızlık, Allah’ın onun iradesini ipotek altına almasından (hacretmesinden) değil, aksine, aklı ve fetanet sıfatı gereği bizzat Hz. Muhammed’in kendisini bu şekilde hissetmesi ve algılamasının iradî bir sonucudur. Bu algı onu, insanların Kuran’a en bağlı ve onun gereklerine göre en dikkatli davranan bir kişi yapmıştır. Hz. Aişe’nin; “onun ahlakı Kuran idi” şeklindeki veciz ifadesi ve biz hadisçilerin sıklıkla, “O, yaşayan bir kuran idi, O, hayata aktarılmış bir Kurandır” şeklindeki ifadelerimiz de bunu göstermektedir. Bu anlattıklarımla demek istediğim şey; Hz. Peygamber’in zihinsel donanımı, Kuran’ın kuşatıcılığı altındadır. O her ne söyler ve her ne işlerse mutlaka bunu Kuran’a bağlı ve ona uygun olarak yapar. İmam Şâfiî’nin dediği gibi, sünnet Hz. Peygamber’in Kuran’dan anladıklarıdır. Çıkarmış olduğumuz bu sonuca göre mantıksal açıdan şöyle diyebiliriz: Her hadis veya sünnet, mutlaka bir Kuranî asla döner ve ondan kaynaklanır. Kuranî bir asıldan kaynaklanmayan bir hadis ve sünnet Hz. Muhammed’e isnat edilemez. Bu söylediklerimizin, “ed-Din” ve bu dine inanan insanlar için dinî bir mükellefiyet gerektiren alanı kapsadığını vurguyla belirtmek isterim. Nitekim Şâtıbî’nin el-Muvâfakât’ında ısrarla belirlemeye çalıştığı prensibin özü de budur. Bu durumun neden böyle olmak zorunda olduğunu ise şu şekilde açıklayabiliriz. Hz. Peygamber’in, tebliğ etmek ve öğretmekle (örneklendirmekle) sorumlu olduğu bir vahye karşı, muhalif bir davranış veya beyanda bulunması düşünülemez. Kuran’da yer alan ve Hz. Peygamber’i denetlediğini bildiren ayetler ve bu ayetlerde yer alan tehditler, sadece ona indirilen vahye herhangi bir şey katmasına veya uydurmasına yönelik değil, tüm Kuranî ve İslamî öğretinin tebliğine ve tatbikine yönelik olduğunu söylememiz mümkündür. Bunun anlamı; “İslam” dininin oluşumunda Kuran vahyiyle birlikte bir bütünün diğer yarısını teşkil eden sünnet ve hadisin, vahiyden bağımsız yada ona rağmen olması kabul edilemeyeceği gibi, vahyin buna izin vermesi de aynı derecede kabul edilemezdir. 2 Tebliğimin bu giriş kısmında bir ilkeyi tespit etmek istiyorum: Bu ilke; Hadis ve Sünnet Kuran’ın bir açılımı olup bir bütündür, ilkesidir. Bu bütünün kendi içinde çelişmesi kabul edilemez. Hadislerin tashihinde bu ilkeye mutlaka riayet edilmelidir. Bu genel değerlendirmeden sonra, hadis ilminin Kuran ile ilişkisine ve bunun geleneğimizde hangi düzlemde gerçekleşip geliştiği ile, hangi şekilde olmasının daha sağlıklı olacağını tespite geçebiliriz. Geleneğimizdeki Hadis Kuran İlişkisi “Geleneksel İslamî Metodoloji” diyebileceğimiz bir hususu bütün yönleriyle burada sunmama imkan olmadığı açıktır. Benim arz edeceğim konu ise, birkaç önemli noktayı hatırlatmak ve buradan bir ilkenin tespitine gitmektir. Malum olduğu üzere, geleneğimizde Kuran-Hadis ilişkisi denildiğinde, özellikle de Fıkıh usûlü literatüründe, hadislerin Kuran karşısındaki konumu ve hadis-sünnetin teşriîde müstakil bir kaynak olduklarının kabulü akla gelir. Hadis ve sünnet, Kuran’ın mücmelini tafsil, mübhemini tebyin, mutlakını takyid, âmmını tahsis görevini yerine getirir. Bu aynı zamanda Hz. Peygamber’in tebyin görevidir. Sünnet ve hadisin teşrîde müstakil oluşu ise fıkıh usulünde daha geniş yer tutar ve işlenir. Bu durum, aşağıda ele alacağımız iki önemli noktadan kaynaklanmaktadır. Birincisi, Hadis’e ve Sünnet’e, Kuran’da yer verilmeyen alanları doldurtmak, yani hüküm koydurtmaktır. Fukahaya göre Hadis ve sünnet, Kuran’ın herhangi bir hüküm koymadığı alanlarda, doğrudan ve kendi otoritesinin bir gereği olarak hüküm getirebilir ve getirmiştir. İkincisi ise, mevcut rivayetlerin Kuran’ın açıklanması konusundaki yetersizliğidir. Rivayet tefsirlerinin, hadislerle değil de sahabe ve tabiûn kavilleriyle dolu olması bunun açık bir göstergesidir. Bu iki durum neye neden olmuştur? “Bana bir Kuran ve bir de onun misli verildi” rivayeti ister sahih olsun, isterse uydurma, her durumda da bir gerçeği tespit etmektedir. Bu gerçek; hadislerin, en az kendisine Kuran’da yer verilen konuların alanı kadar bir alanı bulup onu doldurmak göreviyle kendisini muvazzaf bilmesidir. Muhaddislerin üstlendiği misyon budur. Bu tezimizi biraz daha açabiliriz: Hadisler neden geleneğimizde Kuran’ın açıklanması gibi sade bir görevle gelişip sonunda kapsamlı ve yeterli bir Nebevî tefsir oluşturmamıştır? Olması gereken doğal sonuç bu idi! Çünkü, madem ki hadisler ve sünnet Kuran’ın bir açılımıdır. O halde hadisler ve sünnet Kuran’ın anlaşılması doğrultusunda bir gelişme göstermeli idiler. Halbuki tarihimizde durum böyle olmamış ve tam tersi, hadisler yaşayan dinin ve sünnetin devamını besleyen bir kaynak, muhaddisler de yaşayan sünneti devam ettirip üremesini sağlayan şahsiyetler olmuştur. Kuran’ı anlamak ve yaşanan dini gelenek ile bağlantısını sürdürmek, büyük ölçüde fakihlere kalmıştır. Şimdi bu vâki durumu, aşağıda; Ehl-i rey ve Ehl-i hadis akımlarının gelişimi ve karşılaştırılması olarak yeniden ele lamaya çalışacağız. 3 Bilindiği gibi, erken dönem itibariyle İslami ilimler geleneğinde iki ana ekol ortaya çıkmıştır. Bunlar: Ehl-i Rey ve Ehl-i Hadis ekolleridir. Bu iki ekolün temel duruşları birbirinden oldukça farklıdır. Bu farklılık, dinin temel kaynakları olan Kuran ve Hadise yaklaşımdan kaynaklanmaktadır. Çok kısa bir şekilde özetleyecek olursak, Ehl-i hadis için din, rivayetler ve sünnettir. Kuran, zaten bu iki unsurun içinde açılım olarak vardır. Bu nedenle, dinin tespit ve korunması rivayetlerin toplanması ve tespitiyle mümkündür. Ömer b. Abdulaziz tarafından verilen emir ve muhaddislerin gayretleri bu anlayışa dayanmaktadır. İbn Sirin’in meşhur olan; “rivayetleri kimden aldığınıza dikkat ediniz. Çünkü onlar dindir” sözü meşhurdur. Ehl-i hadisin bu rivayetçi duruşu sonuç olarak, hadis geleneğindeki senet ağırlıklı ve isnat sisteminin belirleyici, mutlak otoriter olduğu bir yöntemi/usûlü geliştirmiştir. Ehl-i rey ise, Kuran ve sünnet/hadis yanında, diğer delilleri (akıl, içtihat, öref, mesâlih, umum belvâ vs.) de kullanmış ve bunların bütününden bir sonuca gitmeye çalışmıştır. Bu duruşun sonucu olarak fukaha, hem Kuran hem de hadis metinlerinin anlamına ve anlaşılmasına önem vermiştir. Fakihlerin metin ağırlıklı bir yöntemi, hadisçilerin ise isnat ağırlıklı bir metodu benimsemelerinin neden olduğu bu ayrışma, Kuran hadis ilişkisinin anlaşılmasında kilit nokta görevini görmektedir. Buhârî gibi bazı muhaddisler, bab başlıklarında veya bab dibacelerinde, bazı ayetlere yer vermekle, ayet hadis (Kuran/Hadis) uyumuna dikkat çekmek isteseler de, bu asla ideal anlamda bir Kuran Hadis ilişkisini sağlamamıştır. Kaldı ki, sünen ve Musannef türü yazılan bir çok hadis kaynaklarında ise, hadislerin yanında ayetlere de yer vermek hiç adet değildir. Tamamen fıkhî konulara tahsis edilen hadislerin yer aldığı sünenlerimizin hiç ayet içermemesi şayan-ı dikkattir. Sonuç olarak Ehl-i hadis, salt bir hadis toplayıcısı değil, tam anlamıyla bir İslami yaşam ve dünya görüşünün temsilidir. Bir mezheptir. Bu nedenle, “Buhârî’nin mezhebi teracimindedir”, denilmiştir. Benim kanaatim, sadece rivayetlerin oluşturduğu bir din anlayışında otorite tamamen rivayete aittir ve rivayetin otoritesi de isnadına istinat etmektedir. Bir muhaddis için din Hz. Peygamber’dir. O da onun sünneti ve hadislerinden ibarettir. Ebû Hanife hariç, dört mezhebin diğer imamlarının aynı zamanda birer muhaddis olduklarını dikkate aldığımızda, üzerinde durduğumuz konuyu daha ayrıntılı tahlil edebiliriz. Ebû Hanife bir fakih ve ehl-i reydir. Onun fetvalarında ve içtihatlarında dini kaynakların ve diğerlerinin nasıl yer aldığı malumdur. Bu temel tavır, kesinlikle Ehl-i hadisin tavrından farklıdır. Bu farklılık nedeniyle muhaddisler Ebû Hanife’yi eleştiriler. İbn Ebî Şeybe’nin Musannef’inde “er-reddu alâ ebî Hanife” adıyla bir bölümün bulunması bu tezimizin açık bir delilidir. Keza Buhârî’deki üstü kapalı Ebû Hanife eleştirileri de bilinmektedir. Ahmed b. Hanbel’in hadisçi çizgisini geliştirip genişleten İmam Şafî, tam anlamıyla bir Ehl-i hadistir. Rivayetlerin ve isnadın tam anlamıyla otoritesini kazanmasındaki rolü tartışılmazdır. İmam Malik’i, re’ye kaçmakla suçlar ve 4 5 rivayetlerin otoritesini sarsan içtihatları ve rivayet dışı malzemeden yararlanmayı meşru görmesiyle de eleştirir. Yani Şafî, İmam Malik’i de tam anlamıyla ehl-i hadis saymaz. Şu halde, Şafî’nin kabul ettiği standartta bir hadisçi, rivayetin mutlak otoritesine teslim olmuş ve Rasululah’a ait olduğu, isnadın sağlamlığıyla sabit olan rivayetlere teslim olmak ve onunla amel etmektir. Artık bu rivayetin, şu ya da bu dini asılla veya Kuran ile çelişmesine bakılmaz. Hadis geleneğindeki Kuran ile Hadis arasındaki uçurum böyle başlamıştır. Bu mesafe giderek o kadar genişlemiştir ki, Kuran teberrüken okunan bir kitap, hadisler ise tek başına hükmün kaynağı haline gelmiştir. İçtihadın zayıflaması ve nihayet ortadan kalkmasında bu yaklaşımın ve Ehl-i hadisin bu tutumunun önemli bir yeri olduğu kanaatindeyim. Öneriler ve Sonuç Bugün kütüphanelerimizde mevcut olan Hadis literatüründeki Kuran ile şu ya da bu şekilde çelişen rivayetlerin hepimiz farkındayız. Bunların örneklendirilemeyecek kadar fazla ve hemen her alanda olduğunu düşünüyorum. O halde yapılması gerekli olan şey; mevcut malzemenin, yeniden kritik edilmesi ve bu incelemede “Kuran’a uygunluğun” en baş kriterlerden biri olarak benimsenmesidir. Klasik Hadis geleneğimizde, “Mevzû” hadislerin tespitinde sıklıkla kullanılan bu ilkenin, daha belirleyici bir şekilde “tashih” işleminde de kullanılması gerekmektedir. Sonuç kısmında kısaca değinmem gereken bir nokta da, hadis literatüründe yer alan Kuran’a muhalif rivayetlerin, sadece art niyetle uydurulmuş rivayetlerden ibaret olmadığıdır. Bilakis bu rivayetlerin büyük bir çoğunluğu, Ehl-i Hadis tarafından, Nebevî tasavvurlarına uygun bularak üretmiş oldukları hadislerdir. Burada muhaddis, hadislerin Kuran’a uygunluğuna değil, Hz. Peygamber’in misyon ve otoritesine bakmakta ve ihtiyacı olan rivayeti, mevcut rivayetlerden üretmektedir. Buradaki “üretme” ifademiz, hadis usulünde tanımlanan anlamıyla “mevzû” hadisten içerik olarak farklıdır. “Üretme” işleminde, ne yaptığını bilen bir “Muhaddis”, yani, Hz. Peygamber’in varisi varken, diğerinin ardında tam anlamıyla bir kalpazan vardır. Rivayetlerin ruhunu kavrayabilen hazik bir muhaddis bunları rahatlıkla sezebilecektir. Bu vesileyle söylemeliyim ki, “Hadis Tarihi”, “Hadisin Metinleşme Tarihi” yeniden yazılmalıdır. Hatta, bir seneki oturumumuzu bu konuya hasretmeyi teklif ediyorum. Hepinize saygılar sunuyorum.
_________________ SOYLU SEVDAM....
CAPA CAпсуоуп
cerkez çerkes kafkasya adige çerkez çerkes kafkas abhaz adiga abaza kuzey müzik music mp3 wored tarih kültür fotoğraf foto resim bilgi isim ad köyleri düğün mahalli video kitap savaş haber güncel yeni dil sözlük çeviri kiril dernek kafder kaffed birkaf en iyi yeni çok bkd imam şeyh şamil adigey abhazya oset çeçen karaçay rusya siteleri indir dinle tarih türk makale link sohbet chat izle uzunyayla download kimdir nedir nasıl kabardey besleney şağsığ abzeh abzex hatukoy ubıh elbruz mit
|