Çerkeslerin Anasayfası

Çerkeslerin Anasayfası

Ben Halkım İçin Özgürlük İstiyorum
Sistem saati: Per May 24, 2012 4:17 pm


Anasayfa  |   Kayit Ol  |   Sohbet  |   Cerkes Muzik  |   CerkesBuL  |   Sozluk  |   Linkler  |   Kiril  |   Basinda Cerkesler  |   Sitene Ekle  |   iletisim  |  

Tüm zamanlar UTC




Yeni konu gönder Konuya cevap yaz  [ 1 ileti ] 
Yazar Mesaj
 İleti başlığı: AYIN YARILMASI
İletiTarih: Sal Nis 27, 2010 5:36 pm 
Çevrimdışı
Emektar Üye
Emektar Üye

Kayıt: Pts Nis 06, 2009 6:41 pm
İleti: 2234
Alıntı:
RİVAYETLERE GÖRE AYIN YARILMASI OLAYI:

Rivayetler, hicret'ten beş sene evvel Mekke'de bir akşam vakti dolunay hâlindeki ay'ın ikiye bölündüğünü, parçalardan birinin dağın üstünde, diğerinin de dağın önünde bir müddet durduğunu, sonra iki parçanın birleştiğini ve ay'ın tekrar eski hâline döndüğünü bildirmektedirler. Olayın özeti böyle olmakla birlikte bazı rivayetçiler uydurmacılıkta bir hayli ileri gitmişler ve olayı akıl almaz ayrıntılarla süslemişlerdir. Meselâ, Peygamberimizin bir parmağını ay'a doğru uzattığını ve ay'ın ikiye bölündüğünü, parçalardan birinin Peygamberimizin abasının yakasından girip kolundan çıktığını ileri süren rivayetler vardır. Maalesef dinî eser kabul edilen kitaplar aracılığı ile Müslümanların arasına sokulan bu uydurmalar sadece bu noktalarda da kalmamış, Esma binti Amis rivâyeti ile Hayber'de ikindi namazını geçiren Ali'nin, namazını vaktinde kılabilmesi için batmış olan Güneş'in geri geldiğini ileri sürecek kadar ileri bir noktaya ulaşmıştır. Ancak biz, bu konudaki rivâyetlerin uydurma olduklarını göstermek için, avcı hikâyelerine taş çıkartacak kadar uydurma olanlarına değil de, en muteber kabul edilen Sahih-i Buharî'ye bakmayı yeterli görmekteyiz. Buharî, bu olayla ilgili rivayetlere, kitabının "Tefsir", "Peygamber'in Alâmetleri", "Menkıbeler" ve "Ensârın Menkıbeleri" bölümlerinde tekrar tekrar yer vermiştir. Bizim aldığımız örnekler "Tefsir Kitabı"dadır:

İbn-i Mes'ud (r.a) şöyle demiştir:"Resulullah (a.s) zamanında ay iki parçaya ayrıldı. Bir parçası dağın üstünde, bir parçası da önünde idi. Bunun üzerine resûlullah (a.s), "Şâhit olunuz!" buyurdu. Buharî, "Tefsir Kitabı", no:385.

Abdullah b. Mes'ud (r.a) şöyle demiştir:"Biz Peygamber'in beraberinde idik. Ay iki parça oldu. Bunun üzerine Peygamber bize, "Şâhit olunuz, şahit olunuz!" buyurdu. Buharî, "Tefsir Kitabı", no:386.

İbn-i Abbâs (r.a), "Peygamber zamanında ay yarıldı" demiştir. Buharî, "Tefsir Kitabı", no:387

Bize Şeyban, Katâde'den tahdis etti ki, Enes b. Mâlik (r.a), "Mekke ahâlisi Peygamber'den kendilerine bir mucize göstermesini istediler. Peygamber de onlara ay'ın yarılmasını gösterdi" demiştir. Buharî, "Tefsir Kitabı", no:388.

Buradaki senette de Enes (r.a), "Ay iki parçaya ayrıldı" demiştir. Buharî, "Tefsir Kitabı", no:389.

Gerek yukarıda naklettiğimiz, gerekse diğer hadis kitaplarındaki rivayetler, olayın İbn-i Mes'ud, Enes b. Mâlik, Abdullah b. Ömer, Cübeyr b. Mut'im, Abdullah b. Abbâs ve Ali tarafından anlatıldığını bildirmektedir. Fakat olayın vuku bulduğu tarihte, [hicret'ten beş şene önce] bu kişilerden Abdullah b. Ömer altı-yedi yaşlarında idi, Enes b. Mâlik ve Abdullah b. Abbâs ise henüz doğmamışlardı. O yıllarda Ali'nin de çocuk yaşta olduğu hatırlanacak olursa, sadece İbn-i Mes'ud'un reşit yaşta olarak olayı görmesi mümkündür. Yani, İbn-i Mes'ud bir tarafa bırakılacak olursa, böyle ciddî bir konu bizlere o tarihte anasından doğmamış veya beş-altı yaşlarında olan çocukların anlatımları ile aktarılmış olmaktadır. Üstelik biz biliyoruz ki, Peygamberimize Kur’ân dışında bir mucize verilmemiştir. Zaten, eğer kendisine böyle bir mucize verilseydi, Peygamberimizin tüm Mekkelileri çağırıp mucizesini herkese göstermesi gerekirdi. Çünkü verilen mucizenin gereği ancak böyle yerine getirilebilirdi. Gece gündüz Peygamberimizin yanından hiç ayrılmamış olan yetişkin, aklı başında sahabeden hiç birinin adı ile bu konuda bir nakil mevcut değildir.

Diğer taraftan, tarih kitaplarında da, ay'ın ikiye ayrıldığını görüp de İslâm'a giren ya da gördüğü hâlde inanmayan hiçbir akıllı kimsenin adı geçmemektedir. Kaldı ki, böyle bir olay meydana gelseydi, dünyanın her tarafından izlenmesi gerekirdi ve bu konuda başka görgü tanıkları da olurdu.

Esasen, yukarıdaki gibi bir kaç kişinin verdiği haberlere dayanan ve Usul ilminde "haber-i vâhid" ve "haber-i meşhur" denilen haberler, imana ait konularda ve haram–helâl konularında delil olarak kullanılamazlar. Yani, sağlam delillere dayanması gereken inanç, "haber-i mütevâtir" olmayan haberlerle oluşturulamaz.

Sonuç olarak, bu yanlış inancın hadis kaynağı çürük ve temelsizdir. Aslında biz, yukarıda adı geçen kişilerin böyle bir açıklama yaptıklarını da kabul etmiyor, olayların sonradan uydurulup onlara isnat edildiğini düşünüyoruz.


KUR’ÂN'A GÖRE OLAY:

Yukarıdaki rivayetlere göre olay, Mekke halkının mucize görmek istemesi üzerine gerçekleşmiştir. Ne var ki, ay'ın ikiye bölünmesi olayının müşriklerin mucize isteklerine verilmiş bir cevap olduğunu söylemek, Kur’ân Âyetlerinin apaçık anlamlarına ters düşmektedir. Diğer taraftan Peygamberimizin böyle bir mucize gerçekleştirdiğini söylemek, Allah'ın son peygamberi için belirlediği görevin "sadece tebliğ" olduğunu bildiren Âyetlerle çelişmektedir. Yani, rahmeti gereği Rabbimizin somut mucize vermek istemediğini bildiren Kur’ân Âyetleri, bu iddianın apaçık bir yalan olduğunu âdeta iftiracıların sûratlarına vurmaktadır:

(İsrâ:59) Ve Bizi, Âyetleri [mucizeleri] göndermekten ancak öncekilerin onları yalanlamış olmaları alıkoydu. Ve Semûd'a, açık, gözle görülebilir biçimde o dişi deveyi vermiştik de onunla zulmetmişlerdi. Ve Biz, o mucizeleri ancak korkutmak için göndeririz.

(Enbiyâ:5-6) Bilakis onlar, "Bunlar karmakarışık düşlerdir; yok yok, onu kendisi uydurdu; yok yok, o bir şâirdir. Hadi öyleyse, öncekilerin gönderildiği gibi bize bir mucize getirsin!" dediler. Onlardan önce yok ettiğimiz hiçbir karye [memleket] iman etmemişti. Şimdi bunlar mı iman edecekler?


Yukarıdaki Âyetlerden anlaşıldığına göre eski toplumlar kendilerine gösterilen somut mucizelere rağmen yalanlamaya devam etmişler ve bu yüzden helâk edilmişlerdir. Rabbimiz insanların geçmişte ortaya koydukları bu tutumlarını tekrarlayacaklarını bildiğinden, her meydan okuyuşa somut bir mucize ile cevap vermek istemediğini bildirmektedir. Böylece inanmayanlara bu dünyadaki hayatlarının sonuna kadar tövbe ederek inanma fırsatı da verilmiş olmaktadır. Peygamberimizin de Allah'ın bu bildirisine rağmen müşriklerin ısrarlı taleplerine karşı onlara bir mucize gösterme arzusu içinde olması mümkün değildir:

(Ra'd:38) And olsun ki, Biz senden önce de peygamberler gönderdik. Onlara da eşler ve zürriyet [nesil; oğlan-kız çocuklar] verdik. Hiçbir peygamber için Allah'ın izni olmadan herhangi bir Âyet getirmek de yoktur. Her ecel için bir yazı vardır.

(Ankebut:50) Ve "Ona Rabbinden mucizeler indirilseydi ya!" dediler. De ki:"Mucizeler ancak Allah'ın katındadır. Ve ben yalnızca apaçık bir uyarıcıyım."

Israrla somut mucizeler isteyen müşriklerin bu istekleri abartılı, abartılı olduğu kadar da samimiyetten uzaktır:

(İsrâ:90–93) Ve "Bizim için yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olmalı. Onların aralarında şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın. Yahut iddia ettiğin gibi göğü parçalar hâlinde üzerimize düşürmelisin yahut Allah'ı ve melekleri karşımıza getirmelisin. Yahut senin altın süslemeli bir evin olmalı yahut göğe yükselmelisin. Ancak, senin yükselişine, okuyacağımız bir kitabı bize indirmene kadar asla inanmayız" dediler. De ki:"Rabbimin şanı yücedir. Ben beşer bir elçiden başka bir şey miyim ki?"

Müşriklerin kendisinden somut bir mucize göstermesine yönelik ısrarlı ve abartılı taleplerine karşılık, mucize göstermenin Allah'ın kendisine belirlediği görev sınırları dışında kaldığını bilen Peygamberimizin onlara bir mucize göstermesi mümkün değildir. O, Allah'ın talimatları doğrultusunda, bu ısrarlı taleplere, mucizelerin sadece Allah katında olduğunu, kendisinin de sadece beşer [insan kökenli] bir Allah elçisi olduğunu belirterek cevap vermek zorundaydı. Sonuçta müşriklerin bu yöndeki ısrarlı ve abartılı talepleri bizzat Rabbimiz tarafından Kur’ân'ın tek ve yeterli bir mucize olduğunun bildirilmesi sûretiyle cevaplandırılmıştır:

(Ankebut:51) Kendilerine okunan Kitab'ı, Bizim kesinlikle sana indirmiş olmamız onlara yetmedi mi? Bunda, inanan bir toplum için elbette ki bir rahmet ve öğüt vardır.

Rabbimizin Peygamberimize verdiği mucize, müşriklerin bekledikleri türden bir mucize değil, mucizelerin en büyüğü idi. Bu büyük mucize ne insanı hayretler içinde bırakan bir görüntü, ne de tanık olanların akıllarını sarsan bir olay şeklindeydi. İşittikleri, anladıkları, gönülleri kuşatan, idrakleri sarsan, hikmet dolu sözler şeklindeydi. Kur’ân adlı bu ilâhî sözler, kıyamete kadar herkesi acz içinde bırakan ebedî bir mucizeydi.

Bunca Kur’ân Âyetine rağmen bazı Müslümanlar, uydurulmuş rivayetlerin karanlığında yürüyerek meseleye hâlâ, "Allah isterse neden olmasın?" yaklaşımıyla bakmakta ve birçok asılsız olaya sanki gerçekten olmuş gibi inanmaya devam etmektedirler. Bilinmelidir ki, burada söz konusu edilen husus Allah'ın böyle bir olaya [ay'ın yarılmasına] güç yetirip yetiremeyeceği değildir. Çünkü Allah'ın her şeye kadir olduğunda hiç şüphe yoktur. Asıl mesele, böyle bir olayın gerçekten olup olmadığı ve bu olayın Kur’ân'dan ve akıldan onay alıp almadığıdır. İnananların yapacakları şey, her konuda olduğu gibi bu konuda da sadece Rabbimizin mesajlarını dikkate almaktır. Aksi takdirde, Allah'ın sonsuz kudretini dile getirme hevesine kapılan koyu cahillerin ya da dindar kalabalıklar üzerinden ikbal ve itibar devşirmek isteyen kötü niyetlilerin çeşit çeşit mucizeler uydurmasının yolu açılmış olur. Peygamberimize türlü mucizeler yakıştırmanın giderek varacağı nokta ise, Katolik inancındaki azizlik kurumuna benzeyen bir "evliyalık" makamının ortaya çıkması ve bu makama ulaştığına inanılan "veli" [Allah dostu] kimselere de Katolik azizlerine isnat edilenlerden aşağı kalmayacak sayıda kerametin yakıştırılması noktasıdır. Nitekim bu süreç İslam tarihi boyunca birebir yaşanmış ve evliya menkıbelerinin gönüllere verdiği tatlı esriklik yüzünden cahil halk yığınları hayatın gerçekliğinden yüzyıllarca kopuk yaşamak zorunda kalmıştır.
Sonuç olarak, Ay'ın yarılması rivayeti, Kur’ân açısından da çürük ve temelsiz olup sadece Peygamberimize "sihirbaz" diyenlerin kullanacağı bir malzemedir.



Rivayetlerde konunun nasıl çarpıtıldığını gördükten sonra Kamer suresi 1–2. Âyetlerin tahliline bakalım:

Kamer Sûresi, Târık Sûresinin devamı mahiyetindedir. Kur’ân'ın Mushaf hâline getirilişi sırasında ayrı Sûreler olarak adlandırılarak aralarına duvar örülmüş olsa da, Âyetlerdeki konular ve bağlaçlar bu duvarları aşmaktadır. Meselâ 2. Âyetin başındaki vav bağlacı, Târık Sûresinin 15. Âyetindeki yekîdûne fiiline matuftur. Aradaki parantez içi ifadeler kaldırıldığında cümle şu şekilde olmaktadır:

Şüphesiz onlar oldukça tuzak kuruyorlar–.................– ve bir Âyet görseler hemen yüz çeviriyorlar ve "Devam edip giden bir büyüdür" diyorlar.

Bu durumda 2. Âyetteki onlar zamiri ile kastedilenlerin, Târık Sûresinin 15. Âyetindeki onlar zamiri ile kastedilenlerle aynı olduğu anlaşılmaktadır. Bu kimseler, Beled Sûresinin 19. Âyetinde ashâb-ı meş’eme olarak nitelenen kimselerdir.

O saat yaklaştı
Burada yaklaştığı bildirilen السّاعة – sâ'at, = kıyâmet saati’dir. O saat, "kıyametin koptuğu, herkesin öldüğü Kıyâmet gününün birinci evresi"dir. Sâ'at sözcüğü, Kur’ân'da hep bu anlamda kullanılmıştır.

Ve ay yarıldı.
Rabbimizin mesajının doğru anlaşılması ve rivayetlerde olduğu gibi hurafelere sapılmaması için bu cümle üzerinde önemle durulması gerekmektedir:

İNŞİKÂK = Yarılma:
انشقاق – inşikâk sözcüğü, شقّ – şakk sözcüğünün infial babına nakledilmiş şeklidir ve mutavaat [etkilenerek uyma] anlamı içerir. Yani, inşikâk sözcüğü ile ifade edilen yarılma, maruz kalınan "yarma" etkisine direnç göstermeden, karşı konmadan, uyum sağlayarak meydana gelen yarılmadır. Bu sebeple önce şakk sözcüğü tahlil edilmelidir:
Şakk sözcüğü, soğuk veya herhangi bir nedenle "elde veya yüzde oluşan çatlaklar" için kullanılan شقاق – şikâk sözcüğünden gelmektedir. Araplar hayvanların tırnaklarında ve bileklerindeki çatlamaya [hastalığa] şikâk derlerdi. Daha sonraları da ciltte her türlü çatlak oluşturan hastalığa şikâk demişlerdir. شقاق – şikâk mecâzî olarak da "ayrılıkçı, tefrika çıkaran, normal düzeni bozan" anlamlarında kullanılır. Zebidî, "Tacü’l-Arûs", c. 13, s. 245

Şakk ise, sad-ı bain = ayırıcı çatlak demektir. Otun topraktan çıkışı, çocuğun dişinin çıkışı, şakk sözcüğüyle ifade edilir. Şakk, aynı zamanda طلوع – tulû' = doğuş anlamındadır. Sabahın oluşuna da شقّ الصّبح – şakk-ı subh denir. Çünkü sabah da karanlıkları çatlatmakta, gündüz ile geceyi ayırmaktadır. Lisânü'l–Arab; c. 5, s. 107.

Râgıb el İsfehânî ise sözcüğü şöyle açıklamıştır:

Şakk, "herhangi bir şeyde meydana gelmiş çatlak"tır. Denilmiştir ki:"Ay'ın inşikâkı, Peygamber zamanındadır." Ve yine denilmiştir ki:"Ay'ın inşikâkı, "kıyâmetin kopacağı vakit ortaya çıkacak yarılma"dır." Ve yine denilmiştir ki:"Bunun manası, 'işin açığa çıkması’dır." Râgıb el–İsfehânî, el–Müfredât; s. 264, "Şakk" mad.

Yukarıda verilen her iki sözlükteki bilgilere göre, şakk sözcüğü, bir elmayı böler gibi bir şeyin ikiye, üçe bölünerek ayrılması anlamına değil, bir şeyin üzerinde yarıkların, çatlakların oluşması anlamına gelmektedir. Nitekim Bakara Sûresinin 74; Meryem Sûresinin 90; Rahmân Sûresinin 37; Hâkka Sûresinin 16; Abese Sûresinin 26 ve İnşikâk Sûresinin 1. Âyetlerinde de şakk sözcüğü, "bir şeyin üzerinde veya bünyesinde oluşan yarılmaları, çatlamaları" ifade etmek için kullanılmıştır.

Şakk sözcüğünün bu anlamına göre, Ay yarıldı ifadesi, "ay üzerinde bir takım yarılmalar, çatlamalar olduğu" anlamına gelir.

Sözlüklerde şakk sözcüğünün karşılığı olarak verilen anlamlara rağmen, Ay yarıldı ifadesinin, "ay'ın iki parçaya ayrıldığı" anlamına geldiğini ileri süren bazı kimseler, sadece yukarıda naklettiğimiz zayıf ve uydurma hadislerden destek alan bu görüşlerine, Âyetteki fiilin geçmiş zaman kipi ile kullanılmasını delil göstermişlerdir. Gerçekten de Rabbimiz, ahiret ve kıyamet sahnelerini anlatırken Âyetlerdeki fiilleri geçmiş zaman kipinde kullanmaktadır. Böylece kıyamet ve ahretin mutlaka gerçekleşeceği vurgulanmış olmaktadır. Bu ifade tarzı bazen günlük hayatta da kullanılmaktadır. Meselâ, yapmaya kesin kararlı olduğumuz bir iş için, daha o işe başlamadan "o iş bitti" veya "yaptım bile" şeklinde konuşuruz. Bu sözlerle o işi "kesinlikle yapacağımızı" ifade etmiş oluruz. Rabbimizin kıyamet ve ahretin mutlaka gerçekleşeceğini vurgulamak için geçmiş zaman kipli fiiller kullanması da böyledir. Bu ifade tarzının Kur’ân'da daha birçok örneği vardır:

(Nahl:1) Allah'ın emri geldi. Onunla yüz yüze gelmekte acele etmeyin. O tüm varlığın tesbîh ettiğidir. Onların şirk koştuklarından arınmıştır.

Ayrıca; Rahmân Sûresinin 37; Hâkka Sûresinin 14–16; İnşikâk Sûresinin 1–5; İnfitar Sûresinin 1–4; Tekvîr Sûresinin 1–14; A'râf Sûresinin 38–50; Zümer Sûresinin 68–74 Âyetlerine de bakılabilir.

Bu yaklaşımla konumuz olan Âyetin anlamı, "Kıyamet yaklaştığında ay mutlaka yarılacaktır" demek olur. Hasan-ı Basrî, Ebu's-Suud, Osman b. Atâ, Nesefî gibi bilginler ve tüm çağdaş bilginler de bu anlamı tercih etmişlerdir.

ŞAKK SÖZCÜĞÜNÜN TULÛ' = Doğuş ANLAMINDA OLUŞU:

Sözcüğün bu anlamı dikkate alındığında, Ay yarıldı ifadesinden, "ay'ın doğup ortaya çıktığı ve karanlığı çatlattığı" manası ortaya çıkmaktadır. Şems Sûresinin tahlilinde, Güneş'i takip eden ay ifadesinin, "Kur’ân'ı izleyen Peygamber" anlamına geldiği yönünde bir tespitte bulunmuştuk. Bu tespit doğrultusunda, aynı anlam buraya taşınarak, Ay yarıldı ifadesinden, "Peygamber'in gönderildiği ve açığa çıktığı, o'nunla da iyi ile kötünün, iman ile küfrün, hidayet ile dalâletin açıklığa kavuşturulduğu" anlaşılabilir. Şöyle de ifade edilebilir:Ay'ın yarılması, ay doğduğu esnada karanlığın yarılmasıdır. Bu deyim, şakku'l-kamer "durum aydınlandı, ortaya çıktı" anlamında kullanılır. Nitekim Araplar, bazı açık ve belirgin durumları ifade etmek için atasözlerinde "ay" sözcüğünü kullanmaktadırlar.
Mutavaat anlamı taşıyan انشقّت – inşekkat sözcüğüne bu mecâzî anlam doğrultusunda bakıldığında, Sûrenin 1-2. Âyetleri şu anlama gelmektedir:

Saat. [Kıyâmet] yaklaştı. Ve her şey Allah tarafından açıklığa kavuşturuldu. Ve onlar bir Âyet görseler hemen yüz çeviriyorlar ve "Devam edip giden bir büyüdür" diyorlar.
Yani, saat yaklaşıp ay yarıldığı, her şey açıklığa kavuşturulduğu hâlde, gördükleri mucizelerden yüz çeviriyorlar. Olacak olmadan, başlarına belâ gelmeden akıllanmıyorlar. Akıbeti düşünmüyorlar. Gördükleri Âyetlerden ibret alacakları yerde "süregelen bir sihirdir" diyerek yüz çeviriyorlar.

Buradaki اية – Âyet sözcüğü, "hayret verici alâmet, olağanüstü durum, mucize" anlamına gelmektedir. Kural olarak, bir şart cümlesinde yer alan nekre [belirtisiz] kelimeler, olumsuz cümlelerdeki nekre kelimeler gibi, soyut veya somut herhangi bir varlığın tüm cinsini ifade eden cins ismi mahiyetindedirler. Bu kural gereği, buradaki Âyet sözcüğü, herhangi bir mucize anlamında olup her türlü mucizeyi de içine almaktadır.

Bu durumda, Öteden beri süregelen bir sihirdir diyen müşriklerin, gördükleri hiçbir Âyeti, hiçbir delili, hiçbir mucizeyi dikkate almadıkları vurgulanmış olmaktadır. Kur’ân'dan başka bir mucize görmedikleri için, müşriklerin gördüğü ve dikkate almadıkları ifade edilen Âyetler/mucizeler, Kur’ân Âyetleridir. Hatırlanacak olursa, müşriklerin bu tavrı daha evvel Müddessir Sûresinde de konu edilmişti:

(Müddessir:24) Şöyle dedi:"Bu, rivayet edilerek gelen bir büyüden başka bir şey değil."

Burada "süregelen" olarak çevirdiğimiz sözcüğün orijinali مستمرّ – müstemir olup bu sözcük birden çok anlama gelmektedir. Bu anlamları şöyle sıralayabiliriz:

• "Devam eden" anlamına gelir ki, zaten gelen vahiyler ve yapılan tebliğler kesintisizdir, süreklidir, devam etmektedir.
المرّة – el-mirretu sözcüğünden türemiş olup güçlü manasına gelir.
المرارة - el-mirâretu kökünden türemiş olup öd kesesi manasına gelir. Buna göre ifade, "Bu, acı, tadı bozuk bir sihirdir" manasında olur.
• "Geçici, geçip giden, zeval bulan" anlamındadır. Sözcük bu anlamla değerlendirildiğinde ise sihrin geçiciliği, sürekli olmadığı vurgulanmış olur.

Biz, "sürekli, devam eden, süregelen" anlamının en uygun anlam olduğu kanısındayız. Çünkü müşriklerin "büyü" olarak niteledikleri Âyetler süreklidir, kesintisizdir. Müşrikler kendilerine tebliğ edilen Âyetlerin özünü araştırmaya yanaşmamakta ve bu Âyetlerin anlamlarına sırtlarını dönmektedirler. Bir delile ve kanıta dayanmadan sırf keyfî arzularına uyarak, gördükleri Âyetleri ve bu Âyetlerle ortaya konan gerçekleri hiç irdelemeden, düşünmeden yalanlamaktadırlar.
Doğru anlayabilmek maksadıyla Sûrenin başından beri üzerinde çalışma yaptığımız ilk iki Âyetteki kısa ve öz mesaj, Rabbimiz tarafından Enbiyâ Sûresinde detaylandırılmıştır:

(Enbiyâ:1–15) İnsanlar için hesap yaklaştı. Onlar ise aldırmazlık içinde, yüz çeviricidirler. Rabb'lerinden kendilerine gelen her yeni öğüdü/hatırlatmayı ancak oyun yaparak ve kalpleri eğlenerek dinlerler. Ve o zalimler aralarında şu fısıltıyı gizlediler:"Bu, sizin gibi bir insandan başka bir şey midir? Artık görüp dururken büyüye mi gidiyorsunuz?" (Peygamber,) "Benim Rabbim gökte ve yerde her sözü bilir. Ve O, her şeyi işiten, her şeyi bilendir" dedi. Bilakis onlar, "Bunlar karmakarışık düşlerdir; yok yok, onu kendisi uydurdu; yok yok o bir şairdir. Hadi öyleyse öncekilerin gönderildiği gibi bize bir mucize getirsin" dediler. Onlardan önce yok ettiğimiz hiçbir karye [memleket] iman etmemişti. Şimdi bunlar mı iman edecekler? (Ey Muhammed!) Biz, senden önce de kendilerine vahyettiğimiz birtakım kişilerden başkasını elçi olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız zikir ehlinden sorun hemen! Ve Biz onları yemek yemez birer ceset kılmadık. Onlar sürekli kalıcılar da [ölümsüz de] değillerdi. Sonra Biz onlara o vaadi [verdiğimiz sözü] yerine getirdik. Böylece onları ve dilediğimiz kimseleri kurtardık. Aşırı gidenleri de helâk ettik. And olsun, size, öğüdünüz sadece onun içinde olan bir kitap indirdik. Hâlâ akletmeyecek misiniz? Biz zalim olan nice karyeleri [memleketleri] kırıp geçirdik. Onlardan sonra da başka milletleri var ettik. Öyle ki, onlar azabımızın şiddetini hissettikleri zaman ondan hızla uzaklaşıp kaçıyorlardı. "Hızlı hızlı kaçmayın; içinde şımarıp azdığınız yurtlarınıza dönün. Belki sorgulanacaksınız!" (Onlar da,) "Yazıklar olsun bizlere! Biz gerçekten zalimler imişiz" dediler. İşte onların bu çağrıları, onları biçilmiş bir ekin ve sönmüş ocak [kül] hâline getirinceye kadar son bulmadı.

HAKKI YILMAZ

_________________
... О уиІэшІагъэ пае пљэпкъ ыцІэ раІуагъэмэ, ащ нахь насыпыгъэ сэ сшІэрэп…


Sayfa başı
 Profile bak  
 
Önceki iletileri göster:  Sıralama  
Yeni konu gönder Konuya cevap yaz  [ 1 ileti ] 

Tüm zamanlar UTC


Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyenler: Kayıtlı kullanıcı yok ve 3 misafir


Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumda konulara cevap yazamazsınız
Bu forumda kendi iletilerinizi değiştiremezsiniz
Bu forumda kendi iletilerinizi silemezsiniz
Bu forumda dosya ekleyemezsiniz

Arama:
Git:  

Cerkez Muzikleri - Kafkasya - Cerkez - Google - Cerkez isimleri - Adige - Abhazya - Kafkas - Circassain - Cerkes.Net - Adigece Sozluk - Video - Sohbet - Cerkez Tavugu

Haberler Haberler Site haritası Site haritası SitemapIndex SitemapIndex RSS besleme RSS besleme Kanal listesi Kanal listesi
Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group
phpBB3 Türkçe: phpBB Türkiye
[ Time : 0.198s | 11 Queries | GZIP : On ]


Sitemizin hicbir kurum ve kurulusla iliskisi bulunmamaktadir.