Birbirini çok seven, yıllardır bir arada olan üç arkadaş varmış. İsimleri A, B ve C imiş. Beraber okumuşlar, beraber düşünmüşler, beraber değerlendirmişler. Fikirlerini beraberce olgunlaştırmışlar.
Ancak C, zaman içerisinde olayları diğer iki arkadaşından farklı değerlendirmiş ve tercihini farklı kullanarak A ile B'nin yürüdüğünden bambaşka bir yola sapmış.
Çevresindeki insanların kabullenmediği, çok ayrı bir çizgide ilerlemiş; bu radikal ve genelin fikirleriyle taban tabana zıt fikre gönlünü ve ömrünü vermiş. İnandığı amaç uğruna ailesinden ve A ile B'den yollarını ayırmış, bu uğurda savaşmaya başlamış.
A ile B bu duruma üzülseler de C'yi anlayışla karşılamışlar. İçlerinden "Yanımızda kalsa da zaten geçinemezdik, fikirlerimiz, yaptıklarımız ve inandığımız şeyler o kadar farklı ki..." diye geçirmişler.
Öte yandan A ile B, aynı fikre inanıyorlarmış. Bu fikir uğruna büyük mücadeleler veriyorlar, beraber savaşıyorlar, kol kola yürüyorlarmış geleceğe... Zaman zaman ters düştükleri oluyormuş elbet, ama meseleleri tek olduğu için bu fikri ayrılıklarını aşmayı beceriyorlarmış. Taa ki...
Günün birinde B çıkıp A'ya "Bak kardeşim!" demiş; "Bu iş artık böyle olmaz. Eskiden beri mücadele ettik ama bu mücadele yöntemleri artık işe yaramıyor. Şöyle şöyle yaparsak daha iyi netice alacağımıza inanıyorum." Demiş demesine de...
Aradan zaman geçmiş... Bu yazımızda anlatamayacağımız çeşitlilik ve şekillerde olaylar yaşanmış. Konuya alakasız insanlar müdahil olmuş, her kafadan bir ses çıkmış.
A ile B bu süre zarfında, karşılaştıklarında birbirlerine selam vermez hale gelmişler. Hatta, A ile B'nin aileleri, çocukları ve yakın arkadaşları dahi birbiri ile selamlaşmıyor, birbirinin arkasından hakarete varan cümleler kuruyorlarmış.
Tüm günlerini aynı amaç uğruna harcayan, aynı amaç uğruna toplantılar düzenleyen, fikir teatileri yapan, aynı amaç uğruna emek veren bu iki eski dost, günün birinde yabancı ve hatta düşman oluvermişler. A da B de geceleri uzun uzun düşünürmüş "Şu bizim meseleyi ne yapsak?" diye...
A da B de yazar çizermiş aynı konu üzerinde. A da B de girişimlerde bulunurmuş kendi çizdikleri yolun gerektirdiği yöntemle; ama aynı gaye, aynı hedef için... Bu hedefe inanan diğer insanların hazırladıkları toplantılara, gösterilere, programlara A da B de davet edilirmiş; gittikleri düğünlerde, cemiyetlerde hep karşılaşırlarmış, halkın mutlu gününde de mutsuz gününde de en ön sırada A ile B olurmuş. Hem o kadar küçük bir toplumlarmış ki, bu fikir uğruna emek veren insan sayısı da bir elin parmakları kadarmış. Ama tüm bunlara rağmen, A ile B karşılaştıklarında birbirini görmezden gelir, birbirine selam vermezmiş.
Hikayemiz burada bitiyor dostlar. Devamına zaten gerek yok. Bazılarınıza tanıdık gelmiş olabilir bu kadarı bile, ancak inanın "bu hikayede geçen tüm kişi ve olaylar tamamen hayal ürünüdür, gerçek kişi ve olaylar ile bir ilgisi bulunmamaktadır."
Şimdi...
A, B ve C adlarında üç hikaye kahramanımız var elimizde...
C'nin çekip gidişini hepimiz anlayabiliriz, değil mi? Bambaşka bir amaç, taban tabana zıt bir fikir, fikre giden ters bir yol...
C inanmışsa şayet amaçlarına, kendini buna adaması ve kendisi gibi düşünmeyen insanlardan eylemsel olarak soyutlanması doğaldır. İnsanlar bazen kendilerini ülkülerine adarlar ve kendileri gibi düşünmeyen, kendi amaçlarına yaklaşmayan kişilerden uzaklaşırlar. Radikalleşmek, istisnadır; ama normaldir.
Peki ya A ile B'nin bu duruma gelmesini, yani birbiriyle selamlaşmamasını, birbirinden kopmasını anlayabilen var mı?
Köyün uzağındaki su kaynağına farklı yollardan giden iki kişi, birbirine düşman mı olmalıdır?
Ayrı şehirlerden, ayrı yollardan çıkıp annelerini ziyarete gelen iki kardeşin selamlaşmaması mı gerekir ya da?
Her ikisinin de amacı annelerini ziyaret etmek oldukça tabi... Biri diğerinin arabasının tekerleğini patlatmadıkça, değil mi?
Bunalıyorum dostlar, yoruluyorum, üzülüyorum...
Neden mi?
Halkımızın kurtuluşuna giden yollar, sadece birkaç kişinin tekelinde kaldığı için... Toplumsal mücadelemiz tabana yayılamadığı, hatta tam tersine, gün geçtikçe tabandan uzaklaştırıldığı için...
Amaca giden farklı fikirler, farklı adımlar, farklı bakış açıları küçümsendiği - kısıtlandığı - kötülendiği - önemsenmediği - anlaşılmadığı vs. vs. vs. için...
"Cephe" haline getirilen bu farklı bakış açılarının aralarındaki ayrımın neredeyse düşmanlık boyutuna vardırıldığına şahit olduğum için...
Şeffaflıktan uzak, "ben yaptım oldu"cu mantıkla istila edildiğimiz için...
Toplumsal etkinliklerimizde, insanların birbirlerine selam vermediklerini, birbirlerini görmezden geldiklerini, birbirleriyle aynı masalara oturmak istemediklerini gördüğüm için...
Farklı farklı kişiler için kullanılan "Göstermeyin şu adamın yüzünü bana!" lafını defalarca duyduğum için!
Son dönemdeki fikir ayrılıklarının tamamının toplanıp toplanıp "dernekçiler - aktivistler (sözümona) savaşı" eksenine yığıldığını anladığım için...
Kırık yıllık emeklerin, özverilerin, iyiniyetin, samimiyetin, başarıların bir tek cümle ile hiç edildiğini, sıradanlaştırıldığını ve hatta inkarını midem ve vicdanım kaldırmadığı için...
Yukarıdaki hikayemizde değinilen A'lardan ve B'lerden bolcası ile görüştüğüm için...
Vesaire...
Bunaldım. Yoruldum. Umutsuzlandım...
Fark edildi mi bilmiyorum ama kabuğuma çekildim bir süreliğine.
150 yıldır Ruslara, asimilasyona, hayat şartlarına, maddi zorluklara vs. karşı sergilemediğimiz hırçınlıkları, durmadan birbirimize karşı sergiliyoruz.
Bakıyorum da ortada kimsenin tanımadığı bir takım insanlar durmadan konuşuyor, durmadan... Yıkıcı ve kırıcı bir şekilde, susmaksızın, pervazsız ve saygısızca konuşuyor bir güruh... Kim olduklarını bilmiyorum, hatta belki de kimse bilmiyor bunu... Ama bu kitle enerjimizi emiyor; üzerimize negatif bir bulut bırakıyor ve tereyağı gibi süzülüp kayboluyor ortadan...
Bazen hakaret ediyorlar, bazen yağ yakıyorlar, bazen çirkinleşiyorlar...
Her şeyi çarpıtıyor, her lafı döndürüp dolaştırıp istedikleri şekle sokuyor, her konuyu işlerine gelen mecraya çekiyor; kendileri gibi olmayanı öteliyor, ona hakaret ediyorlar.
Çerkes halkının kültürel mücadelesindeki farklı yöntemleri ele alıyor, bunu hani şu hepimizin bildiği, klasik "burjuvazi - proleterya" sorununa yaklaştırıp - uyarlayıp, dedikoduya aç kesimde en kabul göreceği ve spekülasyona en müsait biçimde paketleyip piyasaya sürüyorlar.
Kraldan çok kralcı, soytarıdan daha soytarı olabiliyorlar...
Kurum ya da oluşum sözcüleri hiçbir beyanda bulunmaz iken saçma sapan söylemlerle ortalığı kışkırtabiliyor, insanları yaftalayabiliyorlar.
Utanıyorum.
Samimi bir şekilde ve gerçekten... Bunları yazarken bile...
Utanıyorum!
Çerkeslik uğruna yıllarını vermiş kurumlarımızın ve insanlarımızın tüm bu emeklerinin, kim olduğu dahi bilinmeyen provakatörler tarafından hiç edilip iki dakikada yok sayılmasından...
Halkımızın dişinden tırnağından arttırarak kurduğu kurumlarımızın işlevsiz birer dans salonu haline gelmesinden, getirilmesinden...
"Ben yaptım oldu"culuktan, "sen yaparsan olmaz"cılıktan, "biz beraber yapamayız"cılardan...
Ortaya saçılan negatif enerjinin, halkımızın enerjisini ve tüm umudunu bir kara delik gibi içine çekmesinden...
Güzelliklerle uğraşan, halkına güzellikleri aşılamaya çalışan insanların, sanatçıların, aydınların, kanaat önderlerinin, kültür adamlarının bu kara deliğin içinde çırpınır hale gelmesinden, sürüklenip gitmesinden, yok olmasından; onlara nefes alacak alan dahi bırakılmamasından...
"Aşağı tükürsem sakal, yukarı tükürsem bıyık!" endişesi ile ne yapacağını, ne yöne gideceğini, kime inanacağını şaşırmış bir gençlik yaratılmasından!
Mevcut hal ve şartlar dahilinde kimseye, ama hiç kimseye "dik durma" ve "halkın pozitif enerjisi ile umudunu muhafaza etme" şansı verilmiyor olmasından...
Herkesin yaftalanmasından, ötelenmesinden...
Utanıyorum dostlar.
Vallahi utanıyorum!
Ben, şahsen... Ola ki yarın öbür gün, kerameti kendinden menkul bu aklıevvellerin saldırgan ve yönlendirici söylemleri nedeniyle kurumlarımızın, federasyonumuzun ve farklı farklı oluşumlarda canını dişine takarcasına çabalayan emektarlarımızın başı ağrırsa, halkımızın ve kanaat önderlerimizin tırnaklarıyla kazıyarak bir noktaya getirdiği bazı demokratik hak ve menfaatlerimiz zarar görürse, bu durumun vicdani sorumluluğunu kıyısından köşesinden dahi olsa üstlenmem, üstlenemem!
Ben, bugünkü yönetim ve mücadele sistemleri çok işler olmasa dahi halkının çıkarları uğruna emek sarf etmiş, gecesini gündüzüne katmış insanlarımızın (bu insanlar kurumdaki insanlarımız da olabilir, alternatif yapılanmalardaki insanlarımız da olabilir, bunların hiçbirine dahil olmayan ve bireysel çaba sergileyen temiz yürekli insanlarımız da olabilir) bu emeklerini "Ne yaptılar ki?" arlanmazlığıyla iki kelimede silebilen güruhla aynı kapıdan giremem!
Ben, anadili ve halkının menfaatleri uğruna çalışan, yazan, çizen, konuşan, okuyan, dernek kuran, dernekte emek veren, mesai harcayan, kafa yoran... Kısacası bu çorbaya tuz atan samimi insanların bu çabalarını art niyetli yorumlar ile kirletenleri haklı göremem, onların bu çirkinliklerine malzeme ve de yandaş olamam!
Ortalıktaki söylem kirliliği temizlenmedikçe...
Ortalık, sanal ortamda "kurum" ya da "oluşum" sözcüsü kesilen bir takım aklıevvellerin çirkin ve hakaretamiz söylemlerine bırakıldıkça, bu "dik duruş" boşluğundan faydalanan güruh meydanda istediği gibi at koşturabildikçe...
Ve hatta mevcut çok başlılık bir yerde noktalanarak ortak bir mücadele yolu çizilmedikçe ya da bu sağlanamasa bile en azından farklı mücadele yollarını benimseyen taraflar arasında " asgari saygı esasına dayanan" bir sistem öngörülüp benimsenmedikçe...
Herkes "hakaretlerin ve çirkinliklerin içinde yer almama hakkını" kullanmakta özgür olacaktır.
Bize "yeni bir kurum" lazım değil! Bize, "yenilenmiş kurumlar" lazım.
Bize "yeni bir oluşum" lazım değil! Bize, "işlevselleştirilmiş oluşumlar" lazım.
Bunu sağlayacak olanlar da "uzaydan gelmiş yeni insanlar" değil, en küçüğünden en büyüğüne, bizleriz...
Dolayısıyla hepimiz birbirimize muhtacız... Dolayısıyla kurumlar ve oluşumlar bize muhtaç.
Ve bunu sağlamanın yolu da kalp kırmak, yok saymak, harcamak değil...
Birbirimizi kırmayalım, emekleri yok saymayalım, spekülasyonlara prim vermeyelim...
Uzun bir konu, ama iki cümle ile özetleyeyim: Derneklerimizin ve federasyonumuzun, halkın siyasi organı haline gelmesini bekleyemeyiz. Dolayısıyla, siyasi organlarımız dernek ve federasyon dışında oluşturulmalıdır, dernek ve federasyonlarımız da bu oluşuma izin vermeli, yeni yapılanma ile koordineli çalışmalıdır.
Negatif enerjilerden, çirkinliklerden, halkımızın enerjisinin boş yere tüketilmesinden, emektar insanların ve kurumların elin tersiyle itilmesinden, inisiyatifsizlikten, saygısızlıktan, vefasızlıktan, gençlerimizin umutlarının törpülenmesinden, onlara kötü örnek olunmasından nefret ediyorum!
Çerkesliği böyle mi kurtaracağız biz a dostlar?
Hem... Çerkeslik kurtulduktan sonra, kardeşime verdiğim selam alınmayacaksa... Varsın kalsın.
Yazıma ek olarak: Özgür Çerkes, adı gibi "özgür" olacak, inanıyorum. Her farklı fikre yer verecek, herkesin söz hakkını savunacak... Bu nedenle buradayım. Buna olan inancımı yitirmeyeceğim dilerim.
Hoş bulduk!
Ştım Münteha Jan GÜLSU
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız
ozgurcerkes.com
Makale
O'cu, Bu'cu, Şu'cu
Üşüyorum Ama Vatansızlıktan
Toplumsal negatif öğrenmeyi ve şartlanmayı göstermek amacıyla yapılmış meşhur bir deney var; “beş maymun deneyi”. Deneyden kısaca bahsedersek;
“Bir kafese beş maymun koyarlar. Ortaya bir merdiven ve tepesine de iple bağlı bir salkım muz asarlar. Her bir maymun merdivene çıkıp muza ulaşmak istediğinde dışarıdan üzerine soğuk su sıkarlar…
Her maymun aynı denemeye giriştiğinde buz gibi soğuk su ile ıslatılır. Bütün maymunlar bu denemeler sonunda ıslanmayı tecrübe etmiş olurlar. Bir süre sonra muzlara hareketlenen maymunlar diğerleri tarafından engellenmeye başlanır.
Suyu kapatıp maymunlardan biri dışarı alınıp yerine yeni bir maymun konur. Yeni maymunun ilk yaptığı iş muzlara ulaşmak için merdivene tırmanmak olur. Fakat diğer dört maymun buna izin vermez ve yeni maymunu döverler.
Daha sonra ıslanmış maymunlardan biri daha kafesten alınır ve yerine yeni bir maymun konur. Ve merdivene ilk yaptığı atakta dayak yer. Bu ikinci yeni maymunu en şiddetli ve istekli döven ilk yeni maymundur.
Islak maymunlardan üçüncüsü de değiştirilir. Üçüncü yeni gelen maymunda ilk atağında cezalandırılır. İlk gelen iki maymunun yeni geleni niye dövdükleri konusunda bir fikirleri yoktur ama dövmektedirler.
Son olarak da kafesteki ıslanan son maymun olan dördüncü ve beşinci de değiştirilir. Tepelerinde bir salkım muz asılı olduğu halde artık hiçbir maymun merdivene yaklaşıp muzları almak için hamle yapamamaktadır.”
Neden mi? Çünkü buna organizasyonel negatif öğrenme denir. İnsanoğlu için de tüm bunlar aynen geçerlidir.
Resmi ideolojinin silahşörleri ve vesayetçilerin cumhuriyetin kuruluşundan itibaren dayattıkları sözde çağdaşlık, medenişleme, tek tip insan ve homojen bir ulus yaratma çabaları, günümüzde hala merdivenin başındaki muz olarak asılı duruyor. Bu güne kadar muza uzananlar, diğerleri tarafından şiddetle dövüldüler, hem de neden dövdüklerini ve dövüldüklerini hiç bilmeden.
Örnek vermek gerekirse; Milli mücadelenin en önemli ismi ve belki de şu an yaşamakta olduğumuz toprakları borçlu olduğumuzÇerkes Ethem’in, entrikalar, ayak oyunları ve yalanlarla “hain” ilan edilmesine hiç sesimiz çıkmadı.
Anadilimizin günden güne yok olmasına seyirci kaldık, evimizde köyümüzde konuşmakla yetindik, kimliğimizin yok sayılmasına göz yumduk, geleneklerimizi teker teker unuturken elde ettiklerimizi kaybetme korkusuyla sattık, ihanet ettik ve maymunlarda olduğu gibi ıslatılma korkusuyla muzlara hiç uzanamadık.
O kadar ki; Çerkeslerin “Ç’inçe” ailesine mensup ve İstiklal Harbi kahramanlarından Rauf ORBAY başbakan olduğu dönemde (2 Mayıs 1923), Manyas, Gönen, Bandırma bölgesinde yerleşik 15 Çerkes köyünün Doğu Anadolu illerine sürgün edilmeleri kararnamesini imzalamış, binlerce soydaşının felaket ve yok olmasına sebep olmuştur. Ayrıca Lozan müzakereleri sırasında Çerkeslere azınlık hakları verilmesine karşı çıkmıştır.
Günümüzde hala; sanat, siyaset, spor dünyasında onlarca Çerkes olmasına rağmen Çerkes kimliklerini hep gizlemekte, dile getirmekten özellikle kaçınmaktadırlar. Yani resmi ideolojinin dayatmalarına yenildik ve maalesef benliğimizi kaybettik.
Yaşadığımız bunca acıya, asimilasyona, horlanmaya, yok sayılmaya sabredebilmemizin nedeni; “vatansız” oluşumuz, misafir oluşumuz, sürgün psikolojisiyle ezik ,yaralı oluşumuzdur. Kendi benliğimizi hiçe sayarak kraldan çok kralcı oluşumuz; duyduğumuz ezikliğin, yaşadığımız sürgünün ve vatansızlığımızın sonucudur.
Keşke bizimde kendi özbenliğimizle yaşayabileceğimiz bir vatanımız olsaydı, dilimizi okuyup yazabildiğimiz, vergimizi ödediğimiz, askerliğini yaptığımız, “açız ama özgürüz” diyebileceğimiz bir vatanımız olsaydı.
Etrafıma baktığım zaman; acaba benim gibi düşünen, hisseden var mı? Diye düşünüyorum hep. Ve bedenime bir üşüme geliyor, titriyorum. Ne kadar yalnız olduğumu farkediyorum, dil gitmiş, kültür gitmiş, vatan gitmiş, xabze gitmiş, buruklaşıyor ve ağlamaklı oluyorum.
Önceleri soğuktan üşüdüğümü sanıyordum fakat, farkettim ki; benim üşümem kalorifer sorunu değil, yargansız olmam sorunu da değil, beni üşüten tek şey var; ben vatansızlıktan üşüyorum...
Thambilmish Ali ASLAN
CERKES.net
Çerkeslerin 2012 Yılı Gündemine Dair
5 Şubat 2012 pazar günü Çerkes Hakları İnisiyatifi'nin İştişare Kurulu Toplantısı'nın ikincisi gerçekleştirildi.
Son derece ilgili, elini taşın altına koyan insanlarımızın katıldığı bir toplantı oldu. Son derece orjinal ve ilgi çeken bir barkovizyon gösterisi yapıldı. Yapılan sunumlardan sonra, "Çerkes Kadınları Teavün Cemiyeti"nin Yönetim Kurulu Üyeleri Şamil Vakfındaki toplantılarına geçtiler.
İstişare Kurulu'nun gündeminde temel üç konu tartışıldı.
İstişare Kurulu'nun birinci gündem maddesi “ÇERKES ÇALIŞTAYI” idi. İstişare Kurulu üyelerinden Mustafa Saadet tarafından önerilen “ADIĞE LEJEN XASE” ismi benimsendi.
25 - 26 Şubat tarihlerinde Kocaeli Üniversitesi Derbent Otel'de gerçekleştirilecek “Çerkes Çalıştayı” Türkiye Çerkesleri için bir ilk olacak.
Devletin Kürtler, Aleviler ve Romanlar'la yapıp, Çerkeslerden esirgediği “Çalıştay” ÇHİ tarafından gerçekleştirilecek.
Çerkeslerin talepleri ve konumları ayrıntılı bir biçimde tartışılacak, devletin ve siyaset kurumunun önüne bir rapor halinde konulacaktır.
Türkiyenin bir çok birikimli entellektüeli ile görüşülmüş ve Çerkes Çalıştayı'na katılımları ile ilgili mutabakat sağlanmıştır. Katılım için mutabakat sağlanan aydınların isimlerini paylaşmak istiyoruz:
Mehmet Altan
Doğu Ergil
Etyen Mahcupyan
Oral Çalışlar
İpek Çalışlar
Mümtaz'er Türköne
Rojin
Avni Özgürel
Bülent Korucu
Bekir Ağırdır
Bülent Keneş
Yılmaz Ensarioğlu
Emre Aköz
Ferhat Kentel
Gülden Aydın
Duygu Leloğlu
Sadık Bilge
Hüseyin Gülerce
Selçuk Bağlar
Orhan Miroğlu
Ali İhsan Aksamaz
Süleyman Soylu
Abdurrahman Dilipak
Bu isimler Çalıştay'a katılımı kesinleşenlerdir. Görüşmelerimiz devam etmekte olup listeye yeni isimler ilave edilecektir.
Ayrıca, siyasilerin de Çerkes Çalıştayı'na katılımı içinde temaslar yürütülmektedir.
CHP Sakarya milletvekili Engin Özkoç ve BDP İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder çalıştaya katılımı kesinleşen siyasilerdir.
AK Parti'den Hüseyin Çelik'in katılımı ile ilgili temaslar olumlu seyretmektedir.
Ayrıca Çerkes Çalıştayı'nın hükümet tarafından resmen takibi için çalışmalarımız sürmektedir.
“Çerkes Çalıştayı”, Çerkes sorununu kamuoyu gündemine taşıyacak, kamuoyu ve devlet nezdinde tartışılır kılacaktır.
ÇHİ İstişare kurulunun ikinci gündem maddesi, "Çerkes Kadınları Teavün Cemiyeti"nin eğitim projesiydi.
"Çerkes Kadınları Teavün Cemiyeti"nin Osmanlı Döneminde Beşiktaş'ta kurduğu "Çerkes Numune Mektebi" bir ilkti. Bu ilki tekrarlamak için kadınlarımız kollarını sıvamıştır. Çok ciddi bir proje çalışması yürütülmektedir. Konunun finansmanı ile ilgili olarak gerek halkımızın kaynakları, gerek Avrupa Birliği Fonları, gerekse devlet kaynaklarının zorlanması için büyük bir titizlikle çalışılmaktadır.
Aynı gün yapılan "Çerkes Kadınları Teavün Cemiyeti"nin Şamil Vakfı'nda yaptığı toplantının büyük bir coşku içerisinde geçtiğini öğrendik. Yüzlerce kadınımızın derneğe üye olmak için sıraya girdiği haberini aldık.
Sorunlarımızın gündeme taşınması yanında, çözümünde gösterilmesi ve hayata geçirilmesi anlamında eğitim projesi yaşamsal bir önem taşımaktadır.
ÇHİ istişare Kurulu'nun üçüncü gündem maddesi, ÇHİ Kayseri Mitingi olmuştur.
"ÇHİ Kayseri Miting Komitesi" resmi prosedürleri tamamlayarak 29 Nisan 2012 Pazar günü için miting iznini almıştır. Bu haber ÇHİ istişare kurulu toplantısında büyük bir memnuniyetle karşılanmıştır. Anayasa çalışmalarının tüm hızıyla devam ettiği 2012 yılında Çerkesler'in Kayseri'den ses vermesi hayati bir önem taşımaktadır. Kayseri mitingi de Ankara ve İstanbul mitingleri kadar ses getirecek ve Çerkeslerin Türkiye'nin demokrasi denkleminde yerlerini almalarını sağlayacaktır.
İstişare kurulu toplantısına katılanların tamamına yakını görüş ve önerilerde bulundular. Görüş ve önerilerin tamamı değerlendirilmek üzere not alınmıştır.
İnternet üzerinden online televizyon yayını önerisi en ilgi çeken fikir oldu. Bu konuda bir araştırmaya girişilmesi konusunda da bir konsensus oluştu.
En ilgi çeken soruyu ise Hatay Reyhanlı'dan Davut Huaj kardeşimiz sordu: "Atalarının kahramanlığıyla çok fazla övünen Çerkesler, sıra kendi taleplerini dile getirmeye gelince "ya birinin burnu kanarsa?" diye bahaneler üretiyor.
Bu korkaklığın ve çekingenliğin sebebinin psikologlar ve sosyologlar tarafından incelenmesi gerekir. Bu konuda bir çalışma yapacak mısınız?"
Gerçekten Çerkes kurumlarının başında yönetici olarak bulunanların Çerkesler meydanlara çıkıp hak taleplerini dile getirirken sergiledikleri tavırlar bir ibret vesikası olarak tarihteki yerini almıştır.
2012 yılında Çerkes Halkı taleplerinin çıtasını cesaretle yükseltecek ve haklarını alacaktır.
Yolumuz aydınlık olsun.
ozgurcerkes
Yalan Dünya'nın Nurhayat'ı da Çerkes
Yalan Dünya dizisindeki Nurhayat, yani Gupse Özay hep güldürüyor ve gerçekten hızlı konuşuyor.
Bundan birkaç ay önce, evde arkadaşlarıyla 'Oldu Teşekkürler' skeçlerini internette yayınlıyor. Gupse Özay. Tüm senaryo ona ait. "Bizi ancak böyle keşfederler" diyor.
Amaç, hem eğlence hem tanıtım. O sıra, 'Avrupa Yakası'ndan bu yana TV ekranında görmediğimiz Gülse Birsel, yeni dizisi 'Yalan Dünya'nın Nurhayat karakteri için oyuncu arayışında. İnternette bu videoları izliyor ve hemen onu görüşmeye çağırıyor. Ardından Beyazıt Öztürk'ü arıyor, "Sonunda senin nişanlını canlandıracak kadını buldum sanırım" diyor. Beyazıt, 'nişanlısı'nı da videoları da beğeniyor. Gupse, hem Nurhayat karakterini kapıyor hem de skeçler Beyaz Show'da yayınlanmaya başlıyor.
"Tanımasın kimse beni"
'Yalan Dünya'nın tanıtım videosunun ekranda dönmeye başlamasıyla, dizinin en dikkat çeken karakterlerinden biri oldu. Üstelik ilk bölümdeki sahnesi beş dakikadan ibaret olmasına rağmen... Başlarda yüzündeki beni, makyajla yok etmek istemiş. Sebebi, dışarıda tanınmak istememek. Sonra 'Nurhayat' karakterine uygun olduğunu düşündüğü için vazgeçmiş. "Havaya girmek istemiyorum. Her şey yavaş yavaş ilerlesin" diyor.
Cihangir'de kafede keşfedilmek
Bir ortama girdiğinde, kendini sevdirmekte asla sorun yaşamıyor. Konu buradan açılınca, Cihangir'in, dizi ve sinema sektöründeki insanlar için çevrelerini genişletmek açısından işe yarayıp yaramadığını soruyoruz. Cihangir'de bir kafede keşfedilmek mümkün mü? "Hiç sıfırdan tanıştığım biri olmadı ama masaya arkadaşımın arkadaşı gelir, oyuncudur, muhabbet ederiz. Buranın atmosferini reddedemeyiz. Cihangir bir film platosu gibi" diyor. Ancak ona göre insanlar, artık kendini internette gösteriyor. Yeteneksizsen, Cihangir'de bir yönetmene ancak "Merhaba" diyebilirsin.
Çalışma hayatının ilk yıllarına dönüyor. Kafası karışık, yönetmenlik, oyunculuk, senaryo yazarlığı... Ne iş varsa gidiyor, dizi setlerinde asistanlık, büyük şirketlerde stajyerlik yapıyor. Ardından Selin Demirdelen aracılığıyla bir reklam ajansına giriyor ve sekiz ay sonra metin yazarı oluyor. Dört yılın sonunda bir sit-com yazabileceğini düşünüp, istifa ediyor. Sit-com senaryosu, yapımcılar tarafından beğeniliyor fakat 'birtakım şanssızlıklar' diye nitelendirdiği olaylar yüzünden yayınlanamıyor. Kalbi kırılıyor. Şansını ABD'de denemeye karar veriyor.
Tam umutlar tükenmişken
Umudunu kaybettiği o anda, imdadına Gülse Birsel yetişiyor ve 'Yalan Dünya'nın deneme çekimine çağırıyor. ÖSYM sınavına girecek öğrenci gibi heyecanlı. "Bana kuş rolünü yazsa, onu bile oynayabilirim" dediği Gülse Birsel'in karşısına çıkıyor.
Bugünlerde 'Gülse Birsel'in yeni keşfi' diye anılan Gupse Özay'a bundan önce de oyunculuk teklifleri gelmiş aslında. Ancak senaryoyu beğenmediği için hiçbirini kabul etmemiş. Nurhayat güçlü bir karakter. Peki ya bu rol, üzerine yapışırsa? "Bir erkeği oynarım o zaman" diyor. Sette stresin yüksek olduğu zamanlar oluyor mu? "Herkes kendi kulvarında, kimse kimseyle rekabet içinde değil. Kahkahalar gırla gidiyor; ekrana yansıyan bu güzel enerji zaten" diyor.
Beş teyze, bir hala, 28 kuzen
Gupse'nin nereye gittiği belli. Peki ama nereden geliyor? İzmir'de doğup büyümüş. Anne ve babası Çerkez. Gupse ismi de Çerkezce'canımın içi' demek. Kalabalık bir ailede büyümüş, tam 28 kuzeni var. Beş teyzesi ve bir halası, ailede kadın yoğunluğunun fazla olduğunu gösteriyor. Elbette Nurhayat'ı canlandırırken onlardan da ilham almış. Evden ayrılması zor olmuş. Ege Üniversitesi Sinema ve Televizyon Bölümü'nden mezun olduktan sonra, avukat ağabeyinin yanına İstanbul'a gelmiş. "Ne zaman?" diye sorunca "6-7 yıl oldu. O dönem çok ağladığım için zamanını hafızamdan silmişim" diyor.
"Bir ağlarım, bir gülerim"
O, komik olduğu kadar da duygusal biri. En son ne zaman ağladığını soruyoruz. "Dün ağladım, hatta ondan önceki gün de. Yeni bir işe girdim, stres ve mutluluk bir arada" diyor. Gözyaşlarının dökülmesi için sokakta canı acımış bir kedi görmesi veya dokunaklı bir film izlemesi yeterli. "Sanırım duyguyu tepede yaşamakla alakalı" diyor. Böyle zamanlarda annesinin sözünü tekrarlıyor: "Aşamadığın bir sorun varsa, üzerinden atla geç!"
Ayvalık'ta bir ütopya
Bugünlerde haftanın dört günü sette. Hayali gerçek oldu. Peki, bundan sonra? "Ayvalık'ta bir butik otel açmak istiyorum, tüm gün çıplak ayak gezeceğim" diyor. Yanlış anlaşılmasın, emeklilik yıllarından bahsetmiyor, en kısa zamanda gerçekleştirecek. İnat etmiş, ne bir İstanbullu ne de şehir insanı olacak. Ayvalık'taki bu ütopyada, içindeki komik kadının söylediklerini senaryoya dökecek.
gazetevatan
Suriye Çerkesleri Kafkasya'ya Dönecek Mi?
Geçtiğimiz Aralık ayının sonunda anavatanlarına dönmek isteyen 115 Suriyeli Çerkesin imzasını taşıyan bir mektup RF Devlet Başkanı Dmitri Medvedev ve Adıgey Parlamentosuna ulaştı.
Suriye’de suların durulacağına dair ümidi kalmayan, en yalın ifadeyle hayatlarını kurtarmak ve anavatanlarında yeni bir hayat inşa etme hakkına sahip olmak istediklerini belirten bu kişileri, yine aynı makamlara benzer bir başvuruda bulunan 57 Suriyeli Çerkes daha izledi.
Dönüş talebinin Adıgey’e ulaşmasının hemen sonrasında Adıgey Parlamentosu, Adıgey halkının Suriyeli akrabalarının dönüşünü desteklediğini Medvedev’e iletmiş, toplantılar yapılmış, hatta Adıgey’de bir halk kongresi tertip edilmişti. Son olarak Adıgey’de ve Kabardey-Balkar’da komisyonlar kuruldu.
Başlarda yaşanan hareketlilik bir dönüş operasyonu için Moskova’dan karar çıktığı izlenimi uyandırsa da Rus yönetimi nezdinde bu tür bir operasyonun getirilerinin, risklerden ağır bastığını gösteren belirgin emareler henüz söz konusu değil.
Aradan geçen bir ayın sonunda Adıgey Başkanı Thakuşinov, Suriyeli Çerkeslerin geri dönüşü konusunda aceleci davranmamak gerektiğini, muhtemel bir dönüş izninin başvuru sahipleriyle sınırlı olacağını, ilk başvuruda bulanan kişilerin kimliklerin henüz doğrulanmadığını açıkladı.
Suriye’de ise olup bitenlerle ilgili güvenilir bilgiye ulaşmak son birkaç aydır daha da zor. Bununla birlikte yakın bir gelecekte hayatın normale dönmesinin ihtimal dışı olduğu görülüyor. Dolayısıyla dönüş konusu gündemdeki yerini uzunca bir süre daha koruyacak diyebiliriz.
Bugüne kadar bütün Çerkes diasporası içinde, anavatana dönüş yapanlar arasında en yüksek oranı Suriyeliler oluşturuyor. Şu an için dönmeye sıcak bakanların pasaport alma ve mal varlıklarını paraya çevirme imkanları yok. Yine de Suriye’de şartlar daha da kötüye gittiği takdirde hatırı sayılır sayıda Çerkesin her şeye rağmen Kafkasya’ya dönmek isteyeceği tahmin ediliyor.
Çerkes diasporası içinde soykırıma uğrayan ve yurtlarından sürülenlerin maddi kayıpların kısmen de olsa tazmin edilerek, anavatanlarına dönmelerinin önündeki kaldırılmasını talep etmeyen hiçbir sivil toplum örgütü ya da inisiyatif yok. Genel olarak dönüşü, Çerkeslerin kültürel varlıklarını sürdürebilmeleri adına gereklilik olarak görenlerin sayısı da oldukça fazla. Bütün bunların ötesinde bugün Suriyeli Çerkeslerin her şeyden önce güvenli bir bölgeye ihtiyaç duydukları göz önünde bulundurulduğunda, bu insanların gerekli şartlar sağlanarak anavatanlarına yerleştirilmesinin yerinde bir hamle olacağını söyleyebiliriz
Fakat iki önemli noktayı gözden kaçırmamak gerekiyor. Birincisi, Suriye’de bir trajedi yaşanıyor, fakat aynı zamanda bir mücadele veriliyor ve Çerkesler de orada yaşayan bütün diğer halklar kadar bunun bir parçası. Özellikle beylik laflardan hoşlananların tekrarlaya geldikleri tabir, Suriyeli Çerkeslerin öteden beri Esed rejiminin destekçisi olduğunu söylerdi. Askeriye, polis ve muhaberat içinde belirli bir varlığı olduğunu bildiğimiz Suriyeli Çerkesler için daha makul sıfat kullanmak istersek “rejimle barışık” diyebilirdik. Ancak bu da bize Çerkeslerden iktidarın bir uzvu imiş gibi bahsetme rahatlığı vermemeli. Muhaberat Suriye’sinde rejimle “barışık” olmayana rastlamak pek o kadar kolay değildi, savaş şartlarında işler zaten değişir. Maalesef daha çok kan aktıkça, ‘destekçiden’, ‘rejimle barışığa’ tahvil edilen pozisyon, biraz daha sonra ‘tarafsız’ olarak nitelenmeye başlar, sonra bir de bakmışız ki Çerkesler muhalif olmuş.
Çerkesleri muhalefet saflarına katmaya niyetim yok, böyle bir şey, yani etnik temelli olmayan bir savaşta herhangi bir etnik-kültürel grubu bir tarafa dahil etmek zaten mümkün değil. Suriyeli Çerkeslere uzaktan biçilen rol ise şu: Birileri ezecek, birileri ezilecek, Çerkesler de tarafsız olacak. Ama onlar orada yaşıyorlar ve nerede duracaklarına kendileri karar verecek. Peki ya Araplar, Kürtler, Türkmenler ve diğerleri ateş arasında kalmaya müstahak mı? Yahut yaşadığı toprağı terk etmek istemeyenler Esed’in demir yumruğu altında ezilmeği hak ediyor mu? Geçen Pazar Rus Konsolosluğu önünde yapılan Suriyeli Çerkeslere destek eyleminde verilmek istenilen mesaj neydi? Bu dönüş şartlı destek ne anlama geliyor? Çerkes grubunun eyleminden önce konsolosluğun önünde toplanan Suriyeliler neden “Katil Rusya Suriye’den Defol!” diye slogan atıyorlardı?
Bu soruları şimdilik bir tarafa bırakalım, gelelim ikinci dikkat kesilmek gereken ikinci noktaya. Soykırıma uğrayan bütün Kafkasyalılara hakları iade etmekle yükümlü olan merci, Suriyeli Çerkesleri yurtlarına döndürecekse bile fazla acele etmeyecektir. Çünkü süreci olabildiğince sarkıtarak, 21 Mayıs Çerkes Soykırımı yıldönümü öncesinde hareketlenen diaspora gündeminin ağırlık merkezini zayıflatmak ve tam zamanında birkaç yüz kişiye Kafkasya’nın kapılarını açmak, dünyaya verilecek mesajı daha ‘anlamlı’ kılacaktır. Artık Soçi Olimpiyatlarının huzur içinde yapılacağından da emin olabilirsiniz.
Ayrıca bu süreçte, tam da ‘Rusya vatandaşı’ olmaması gerektiği için yerlerinden sürülmüş insanların torunlarından –ilgili kanun gereği- ‘yurt dışında yaşayan Rusya vatandaşları’ olarak bahsedilirken, eve dönmek için izin istemek gerektiğinin üzerine basılmalı, ‘radikal’ olmayan uzlaşmacı diaspora kurumlarına başarıdan paye verilmeli ve dönüşün standartları belirlenmeli: “Her şeyinizi bırakıp, Kafkasya’da hiçbir şey talep etmeden dönecekseniz kapılarımızı açarız”. Sonra bu standardı al bütün diaspora Çerkeslerinin önüne koy.
Yusuf Altunok
ajanskafkas
Daha Fazla İçerik...
Sayfa 1 - 78

MAKALE










