Thursday, Mar 30th

Son Güncelleme:11:37:28 PM GMT

BuradasIn: Özel MAKALE

Makale

Soçi'de ne oluyor?

E-posta Yazdır PDF

soci-20-14Yaklaşık 300 yıl süren Rus-Kafkas savaşları sonrasında, 1854-1864 tarihleri arasında devam eden sürgünde Çerkesler, tarihsel anavatanları Kuzey Kafkasya'dan zorla sürüldüler. Bu kanlı süreçte resmî rakamlara göre 500.000, bazı araştırmalara göreyse 1,5 milyon kişi öldürüldü. Önemli bölümü de çetin yol şartları sebebiyle hayatlarını kaybetti. Sürgünden kurtulabilenlerse başta Türkiye olmak üzere Ürdün, Suriye gibi ülkelere ve Balkanlar'a dağıldı. Koca bir halk, kendi vatanlarından, köklerinden haksızca sökülüp atıldı.

2014'te, yani bu büyük zulmün 150. yıldönümünde, Rusya, Çerkeslere yapılan zulmün simgesi sayılan Soçi'de Kış Olimpiyatları düzenliyor. Sistematik katliam kurbanlarının toplu mezarları üzerinde yükselen Olimpik Köy'de, bu acı geçmişin tüm hatıraları silinerek spor müsabakaları düzenleniyor. Kafkasya halklarına yönelik politikasında 150 yıldır milim değişiklik olmayan Rusya'nın PR çalışması yapılıyor. Çerkesler ise haklı olarak kızgın ve üzgün.

'Soykırım mıydı, değil miydi?' gibi teorik tartışmaların, hiçbir şekilde tanınmamış bu büyük acı karşısında 'lüks' kaldığına ve anlamını yitirdiğine inanıyorum. O yüzden bugünkü köşemi, 'Soçi 2014'e hayır!' sloganıyla uluslararası alanda yürütülen eylemin Türkiye ayağındaki önde gelen aktivistlerin görüşlerine ve hislerine bırakıyorum.

Murat Yalçın (İstanbul Çerkes Derneği): Rusya Federasyonu, 2014 Kış Olimpiyatları için Soçi kentini bilerek ve planlayarak seçmiştir.

Olimpiyat Komitesi Yönetmeliği ''İnsanlık suçu işlenmiş, soykırım yapılmış topraklarda barışın ve kardeşliğin simgesi konumundaki olimpiyatlar yapılamaz'' demekte. Rusya, 18. ve 19. Yüzyıl'da, Soçi'yi de içine alacak şekilde Çerkesya olarak bilinen bölgede 1,5 milyona yakın Çerkes'i soykırıma uğratmış ve bir o kadarını da sürgüne tabi tutmuştur. Rusya, soykırım topraklarında olimpiyat düzenlettirerek ''İlerleyen dönemlerde, Çerkeslerin soykırım nedeniyle dillendirecekleri resmi söylem ve isteklerinin önüne geçmeyi'' planlamakta, olimpiyata katılan ülkeleri bu kirli oyuna ortak etmektedir.

Kelemet Çiğdem Türk ('No Sochi 2014' Aktivisti): Bütçesiyle, şimdiye kadar yapılan en pahalı olimpiyat olma özelliğini taşıyan Soçi Kış Olimpiyatları, bize spor dışında başka şeyler anlatıyor.

Olimpiyat ruhundan uzak, bir hafızayı yok etmek üzere kurgulanan etkinlik, Çerkesleri yok saymanın dışında yarattığı çevre tahribatı ve hayvan katliamlarıyla da çok konuşulacak. Putin, olimpiyatlara gölge düşürecek hiçbir şeye müsaade etmiyor! Giderek paranoya halini alan bu durum Kafkasya kökenli insanlardan DNA örnekleri almak, insanları zorla iskan ettirmek, olimpiyat karşıtlığı her türlü protestoya çok sert tepki göstermek şeklinde devam ederken, Soçi'ye giden gazeteci ve sporcuların paylaştığı fotoğraflarla yapılan inşaatların eksikliği, içme sularının kirliliği ve çeşitli aksaklıklar daha şimdiden Putin'in Rusya'sının prestijini sarsmaya başladı.

Kuban Kural (Kafkasya Forumu Aktivisti): Çerkesler arasında ilk muhalefet, 2006 yılında Rusya Soçi'yi 2014 yılında yapılacak Kış Olimpiyatları için aday gösterdiği anda başlamıştı. Çerkes aktivistler, internet ortamında örgütlenerek 'No Sochi 2014 İnisiyatifi'ni kurdu. Aradan geçen 7 yıl boyunca tüm dünyada gerçekleştirdikleri eylemler ile Soçi'nin Çerkesler için ne ifade ettiğini ve dünya için ne ifade etmesi gerektiğini kamuoyuna anlatmaya çalışan 'No Sochi 2014' aktivistleri bu dönemde çeşitli baskı ve tehditlere maruz kalmalarına rağmen mücadelelerinden vazgeçmedi. Ne yazık ki bugün şaşalı bir açılış töreniyle gerçeklerin önünde bir perde olan bu olimpiyatlar, Çerkeslerin mücadeleleri sonuda perde kalktığında tarihteki yerini 'Soykırım Olimpiyatları' olarak alacaktır.

Hilal KAPLAN

http://yenisafak.com.tr/

Pazar, 09 Şubat 2014 12:56 tarihinde güncellendi

İşgal İstanbul’unda zarif bir Çerkes hanımefendi

E-posta Yazdır PDF
İşgal İstanbul'unda zarif bir Çerkes hanımefendi Seza Hanım Eminönü'nde son derece perişan halde birkaç kişiyle karşılaşır.

Dil bilmedikleri için dertlerini anlatmakta çaresizdirler.Seza Hanım,giysilerinden çerkes olduklarını anlar.Yanlarına yaklaşıp dertlerini sorar.Perişan çerkesler Boğaz'da demirli İngiliz gemisiyle Kafkasya'dan alındıklarını,buraya kadar geldiklerini ve şimdi de gemiden bırakılmadıklarını söylerler.Gemide açlık çekildiğini,kendilerinin yiyecek bulmak için kıyıya gönderildiklerini anlatırlar.İleri gelenler devreye girer ve gemideki 400 şanslı çerkes karaya çıkartılarak Türkiye'deki akrabalarının yanına yollanır.Aynı dönemde diğer gemilerin yolcuları için kader daha acımasız bir oyun oynamakta,artık gemiler İstanbul'da durmaksızın Karayip'lerdeki İngiliz sömürgelerine kadar yoluna devam etmektedir.Çerkes sürgünü 1910lardan itibaren başka bir biçimde devam etmektedir.Çerkeslerin yeni rolü,Karayip adalarındaki beyaz nüfusu arttırmaktır.

 

O uğursuz yıllar boyunca;savaşlarla,sürgünlerle,göçlerle ne kadar çerkes yurdundan koparılıp atıldı?Balkanlar'a,Anadolu'ya,Ortadoğu'ya ve hatta Karayipler gibi uzak coğrafyalara akan çerkeslerden geriye ne kaldı?Onların son derece özgün kültürlerine,geleneklerine,yaşayış tarzlarına ne oldu?On-on beş yıl öncesine kadar bu sorulara cevap vermek zordu.Kuzey Kafkasya'da yaşayanlar çerkesler ile dünyaya yayılan akrabaları arasında yüz yıllık bir kopukluk vardı;iletişim ve ulaşım olanakları sınırlıydı.Diasporadakiler geride ne bıraktıklarını ,anavatandakiler de gidenlerin ne halde olduklarını bilmiyorlardı.Kafdağı'nın ardı bir masal ülkesiydi sanki......

Bugün böyle değil artık.Trabzon ve Samsun limanları ile Soçi ve Novorossiysk limanları arasında feribotlar sürekli sefer yapıyor.İstanbul'dan Maykop,Soçi ve Krasnodar havaalanlarına uçakların biri inip biri kalkıyor.Sadece ulaşım ve iletişim alanlarında değil;kültür,eğitim ve ticaret alanlarında da bağlar yeniden kuruluyor.Türkiye'de yaşayan çerkesler için zaman ve mekan kurguları soğuk savaş döneminde olduğundan farklı tezahür ediyor.Kuzey Kafkasya yakın zamana değin olduğu gibi ideolojik bağlılıklar gereği ötekileştirilen ve sadece geride bırakılan o hayali vatan değil artık.Aksine zaman zaman ziyaret edilen,geride bırakılan akrabaların aranıp bulunduğu,iktisadi ve kültürel bağların yeniden kurulduğu bir coğrafya olarak algılanıyor.Kafdağı'nın ardındaki masal diyarı,gerçek inasanların yaşadığı gerçek bir ülke bundan böyle......

haber46.com

Beyaz Türk Çerkesler tasfiye mi oluyor

E-posta Yazdır PDF
Seçim sathi mailine girdiğimiz şu günlerde yoğun gündeme birileri için maalesef bir de 'Çerkes Meselesi' girdi. Osmanlı döneminde nispeten ama Cumhuriyet döneminde külliyen yok sayılan Çerkesler sonunda kendilerini 'sokakta' ifade etmenin yollarını aradılar. Cevabı da gecikmeden verildi hemen. Bardakçıgiller yapıştırdı cevabı: Osmanlı bize "atıfet"te bulunmuştu. Daha ne istiyorduk ki?

Aslında sorunu biraz daha geriye giderek irdelemek gerekli ama 'birilerinin' bu rahatsızlığının altında yatan sebep başkaydı. Onların bu çıkışa şaşırmalarının sebebi yıllar yılı sürdürülen ve 'esasen' başarılı olduklarını sandıkları 'Türkleştirme' politikalarının ve hatta Çerkesler'den "Beyaz Türk" devşirme projesinin iflasını görmeleriydi.

Bütün çalışmalara rağmen paradigma çökmüş, jakoben cumhuriyet yönetimi 'tasfiyeyi' becerememişti.

Osmanlı'nın iskân politikalarının ne olduğunu uzun uzun anlatmaya gerek yok. Küçüle küçüle Anadolu'ya sıkışmış Osmanlının, Anadolu'daki Türk-İslam nüfusunun azlığına karşın, Anadolu'da kuzeyde Samsun, Sinop'tan başlayıp aşağı doğru Çorum-Tokat- Sivas- Kayseri- Maraş -Adana-Hatay hattına iskân edilen Çerkesler'den beklenen kuzeyde Pontus-Rum, biraz daha aşağıda Ermeni ve daha da aşağıda Kürtlere karşı oluşturulan tampon bölgeden ne murad edildiği açıkça belli. Üstelik bunu ileride kullanmak da kolaydı. Kürtlere ve Ermenilere karşı kullanılan güçler içerisindeki Çerkesler'i öne sürerek savunma mekanizmasını kurmak da kolay olacaktı.

Yine Osmanlı'nın Güney Marmara'da Biga- Gönen-Manyas- Bandırma- Karacabey-Bursa-İnegöl-Bilecik- Eskişehir-Yalova-Düzce-Sakarya-İzmit ve hatta İstanbul Şile hattına yerleştirilen Çerkesler ile de Marmara'da yerleşik yoğun Rum nüfusu dengelemek İslami söylemler ile de bu unsurları kontrol altında tutmak payitaht İstanbul'un bekası için çok önemli idi. Zaten Saray'da son dönemlerdeki Padişah annelerinin Çerkes olması ve saray güvenliğindeki Çerkeslerin çokluğu ile birleşince ister istemez ateşi tutacak maşa hazırlanmış oluyordu. Kafkasya'da yaşanan Rus katliamından sonra sürülen ya da şöyle söyleyelim sürülmesi istenen insanların bütün bu ince politikayı süzecek hali yoktu elbet. Sığındıkları bu toprak artık ikinci vatan olmaktan çıkmış, dört elle sarılınması gereken vatan toprağı olmuştu. Sarıldılar da nitekim.

Yeni kurulmakta olan Cumhuriyet'in temelinde de hep oldular.

Kuvay-ı Seyyare kumandanı Ethem Bey, Rauf Orbay ve Bekir Sami Kunduk bu sürecin öne çıkan en önemli isimlerinden oldular. Amasya Tamimi'ni imzalayan beş kişinin dördü Çerkes beşincisi Mustafa Kemal'di. Erzurum Kongresi öncesi görevinden alınan Mustafa Kemal'e destek olan ve yanındaki iki kişiden biri yine Rauf Orbay'dı. Hamidiye Kahramanı olarak müthiş popülaritesi ile M. Kemal'in yanında yer alan Rauf Orbay Cumhuriyet'in ilk başbakanı, Bekir Sami Bey'de ilk Dışişleri Bakanı idi. Ethem Bey'i zaten anlatmaya gerek yok. Kurtuluş Savaşı'nın ilk direniş ateşini yakan ve batıda Yunan'ı durduran Ethem Bey'in yaptıklarını burada uzun uzun anlatmak konuyu uzatır. Bu konuda lehinde aleyhinde yazılanlarla mukayeseyi yapmak okurlara kalmış.

Bir Çerkes olarak bize düşen bazı gerçekleri bir kez daha kamuoyunun gözleri önüne sunmak. Yukarıda belirttiğim isimlerin yanı sıra o dönemde etkin olan isimleri merak edenler Muhittin Ünal'ın "Kurtuluş Savaşında Çerkeslerin Rolü" kitabını okumalarını salık veririm.

Bütün bunlara rağmen Çerkeslerin ilk tasfiye süreci Cumhuriyetle birlikte işleme kondu. Daha önce Çerkes olarak anılmayan Ethem Bey'in isminin önüne hem "hain" ve hem de "Çerkes" ibaresi beraber kondu ve 'potansiyel' vatan hainleri oluşturuldu.

Jakoben ve Makyavelist düşünce yapısı ile adım adım politikalarını gerçekleştirmeye başlayan Cumhuriyet yönetimi, oluşturduğu "yüzellilikler" listesinin neredeyse yüzde yetmişini Çerkesler'den oluşturarak ilk tasfiye sürecini başlattılar.

Ve bir şeyi de iyi becerdiler. Çerkesler'den yeni Türkler devşirdiler. "Yurttaş Türkçe Konuş" kampanyalarına ilaveten yer ve kişi isimlerini de yasaklayarak köklerinden koparılmaya çalışılan Çerkesler sürgün geldikleri bu topraklarda, kullanılan İslami argümanlar ve "Kafkas Türkü" masalı ile uyutulmaya ve eritilmeye başlandı. Kafkas dansları bile Kars oyunları adı altında Çerkeska üzerine konan ay yıldız kokart ile birleştirilerek Türkleştirme projesine alet edildi. Bayrak ile bir meselemiz elbet olamaz ama bu zihniyetin net bir göstergesi olarak yapılan dansın adı bile değiştirildi. Kafkas ezgileri "Hoş Gelişler Ola..." adıyla bu Türkleştirme projesinin maşası oldu.

Teşkilatı Mahsusa'dan başlayarak Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde İstihbarat-Ordu ve Polis teşkilatında devşirilmiş açıkçası "Beyaz Türk" yapılmış şahısların, artık bir 'Türk' olmalarına rağmen yeri geldi mi Çerkes asıllı oldukları söylenerek de bu sinsi asimilasyon sürecine katkı verdiler. Bunu fısıltı gazeteleri ve hatta zaman zaman açık açık da vurgulayarak "daha ne istiyorsunuz?" dediler.

Beyaz Türk projesinin kobayları

Yaşam tarzlarının laik Cumhuriyet'in tam da istediği şekilde olması ve "Kafkas Türkü" politikaları ile zaten beyaz ırkın temsilcisi olan Kafkasyalılar tam da "Beyaz Türk" kavramın uygun kişiler olunca bu kanal açık söylemek gerekirse çok da işe yaradı. Asimile olmuş unsurları sık sık gözümüze sokan resmî söylem, çok sonra oluşan "Beyaz Türk" kavramının Çerkeslerde vücut bulmasından hoşnut oldular. Dil ve etnisite dertleri yok. Hayat tarzları tam da laik sisteme uygun. Daha ne isteyebilirlerdi ki? Devşirdikleri de tam da maşa olmaya müsait. Diğer etnik gruplara karşı, yeri geldi mi İslami argümanları, yeri geldi mi Türkçü argümanları yeri geldi mi de "vatan elden gider ha" söylemlerini kullanarak sırtımızı da bir güzel sıvazladılar. Bütün o grupları da bize karşı önyargılı kıldılar.

Uzun yıllar da bu politikaların semeresini gördüler. Ermeni- Rum- Yahudi unsurlar Lozan'daki "azınlık" hakları ile bir nebze kendini koruyabildiler. Kürtler zaten bir bölgede çok yoğundular ve nüfusları da çok kalabalık idi. Öldürmekle bitecek gibi de değildiler. Dinî anlamda da Aleviler aynı konumda olunca Kürt ve Alevi unsurlar kanırta kanırta haklarını almaya başladılar. Yüzlerce Cem Evi açtılar. Kürtler devlet eliyle televizyonlarına kavuştular. Romanlar zaten etkisiz bir gruptu ve folklorik bir yapıdan öteye gitmeleri mümkün değildi. Toplumdan soyutlandıkları için de onlar da kendilerini içlerine kapanarak korumayı becerdiler. Devlet bir de din-yakın coğrafi komşuluk ve enerji ilişkilerini kullanarak bir de Arapça TV kanalı açarak bir parmak balı da Arap kardeşlerimizin ağzına çalmıştı.

Peki sonrasında ne oldu?

Olan şu: Çerkesler ayağa kalktı.

Uyuyan dev uyandı!

Açıkçası İkinci Çerkes tasfiye hareketi sekteye uğradı.

İsimleri ortaya atarak kişileri yıpratmak istemem. Zaten o isimlerin çoğunun Çerkeslikle ilişkileri sınırlı idi. Onlar da "Beyaz Türk"olmuş Kafkasya kökenli vatandaşlarımız olarak zaten hiçbir kimlik mücadelesinde bulunmamışlardı. Ama bu bile yeterli idi. Onlar Çerkesti ve hadlerini bilmeliydiler.

Bakiler, Bardakçı ve Kılıç

Gelin bazı gelişmeleri üst üste koyalım. İktidarın dört ayağından biri kesildi ve parti dışına itildi. Ekonomiden sorumlu bakanı uçtu. Bursa milletvekili bir sonraki dönem aday gösterilmedi. Ana muhalefetin başı ve ikinci adamı tasfiye edildi. Şimdi iktidar milletvekili adayı olan gazeteci "Ergenekon bir Çerkes- Abhaz yapılanması" diyerek hedefi gösterdi. Ergenekon'un en önemli isimlerinden birinin Çerkes asıllı olduğu özellikle vurgulandı. Bir ilin eski belediye başkanı sen yine bekle denerek yedeğe alındı. Çerkes asıllı milletvekilleri değil bakan yapılmak parti içinde aktif görevlere bile getirilmeyerek tasfiye süreci devam ettirildi. Bu süreçte korumadan basın müşavirine Çerkes olanlar da nasibini aldılar.

Sürecin tam da bu noktasına Çerkesler ayağa kalkıp sokağa çıkınca basından da hemen müdahaleler başladı. Önce Yavuz Bülent Bakiler "utandım" dedi. Arkasından Murat Bardakçı gerek yazısı ve gerekse TV programındaki partneri ile "atıfet"ten bahsetme cüretini gösterdi. Koroya dahil olan Altemur Kılıç da "susun" diye köşesinden seslendi.

Bütün bunlar olurken bir iki istisnai durum hariç çok demokrat geçinen yazılı ve görsel medya dahil hiç kimse bu sokağa çıkma hadisesine ilgi göstermedi. Üç maymunları oynadılar top yekün. Onların elinde oynayacakları Kürt ve Alevi oyuncağı vardı nasılsa...

Yukarıdaki gelişmeleri görünce şimdi gelin de Beyaz Türk Çerkesler'in İkinci Tasfiye Hareketi'ne inanmayın...

Aslını söylemek gerekirse Cumhuriyet'in Ethem Bey'le başlayan ilk tasfiye hareketi de son dönemdeki tasfiye hareketleri bir noktadan sonra "resmî söylemi" bumerang gibi vurdu. Zaten Çerkes kimliğine bir katkısı olmayan, bunu söylemekten imtina eden, bir kanun teklifi vermeyen, Anavatan Kafkasya'da kan akarken sesi çıkmayan "Beyaz Türk Çerkesler"in zaten bu topluma verecekleri bir şey yoktu.

"Hain Ethem" le beraber kendisini sorgulayan Çerkesler bütün çabalara rağmen tamamen Türkleşmediler ve sonunda titreyip kendilerine geldiler. Son operasyonlar da işin tuzu biberi oldu ve 'İkinci Kendine Gelme' hamlesinin işaret fişeği vazifesini gördü.

İşin doğrusu başta bizim hemşerilerimiz olarak bu tarihi gerçekleri tekrarlamanın bize pek bir faydası yok. Abdestimizden şüphemiz de... Gerçek olan Türkiye'nin bir DEMOKRASİ sorunu olduğu. Sürgün veya otokton bir halk olmanın; ya da nüfus sayısının hiçbir öneminin olmadığı bir konuda verilen tepkiler, belli kafaların rahatsızlığını görme açısından bir turnusol kağıdı vazifesi görmekte ve iyi de olmaktadır.

Kısaca özetlemek gerekirse: Biz Çerkesler "Çerkes Duruşu"muzu da bozmadan sesimizi yükseltmeye devam edeceğiz.

Türkiyeli bir Çerkes

taraf gazetesi

Çerkesler kimin oyununa geliyor

E-posta Yazdır PDF

Haberi okuyunca, yazmak zorunda kaldım.

Çerkesler, Çoğulcu Demokrasi Hareketi adı altında bir siyasi parti kuruyorlarmış. Oyun içinde yeni oyun, komik bir tezgâh!..

Diyeceksiniz ki, bundan sana ne – niye bu kadar heyecanlandın?

Çünkü Dostlar; Çerkesler’i çok iyi tanırım. 27 yıldır evliyim, eşim Çerkes (Şapsığ, Ubıh, Abhaz karışımı)… Merhum Kayınpederim, Adapazarı’nda yıllar yılı Kafkas Derneği Başkanlığı’nı üstlendi. 20 baskı yapan ve Adıge kültürünü en iyi şekilde anlatan Çerkes Aşkı’nın yazarıyım.

Dostlar… Türkiye’de 3 milyonu hiç karışmamış… 2 milyonu da Türkler’le evlilikler sonucu dünyaya gelmiş 5 milyon kadar Kafkasya bağlantılı insan vardır (Adıge, Abhaz). 150 yılı aşkın bir zamandır kader birliği yaptığımız bu insanlar, hiçbir zaman ayrılıkçı olmamış… Kendilerini konuk eden ülkeye karşı en küçük bir ihanet hareketine katılmamışlardır.

ÇERKES ETHEM’İN MÜCADELESİ İNÖNÜ’YLEDİR

Yeri gelmişken söyleyelim – Çerkes Ethem de, hain değildir. Mustafa Kemal’in aleyhinde bir kere bile konuşmamış, Türk Askeri’ne karşı tek bir kurşun sıktırmamıştır. Mücadelesi İsmet İnönü’yledir. İnönü tarafından safdışı bırakılmıştır.

Son sıralarda dikkatimi çeken bir gözlemim var. Çerkes grupları arasında bambaşka etnisitelerden bazı kişiler, Çerkesler’i de bölücü politikaların içine çekmek istiyorlar. Bunlardan başka, yabancı internet sitelerinde doğrudan Rusya tarafından maaşa bağlanmış bir takım ajan kalemler, Çarlık Rusyası’nın soykırımını inkâra yeltenip, Türkiye aleyhinde yayın yapıyorlar.

Çerkes Kardeşlerim…

Gelin, olmayacak dualara âmin demekten… Âlet olmaktan vazgeçin…

Xhabze’yi (yazılı olmayan töreler) çağdaş bir şekle nasıl getirebiliriz’e kafa yorun. Okullarda seçmeli Adiğebze (Çerkesçe) derslerine katılmaları için çocuklarınızı ikna edin. Derneklerinizin organizasyonlarına iştirak edin, destek olun. 2014 Soçi Kış Olimpiyatları daha geniş bir şekilde nasıl protesto edilebilir, bu portestolar nasıl boykota dönüşebilir, onu düşünün.

Geleneği doğru dürüst hazmetmiş olanlar bilir. Adıge Şğele (Çerkes Damadı) olmak bir onurdur. Ben, bir damat olarak bu onur borcumu ödeyebilmek için uyarı görevimi yerine getirmeye çalıştım.

Karar sizin.

Halit Kakınç

Odatv.com

Esad rejimiyle savaşan Çeçenler

E-posta Yazdır PDF
İstanbul-Tiflis uçağında Birleşmiş Milletler Mülteci Örgütü'nün Pankisi Vadisi'nde yaşayan Çeçenlerle çalışmış eski bir personeliyle sohbet ettim.suriyede_isyanin_fitilini_atesleyen_olay_1

Eski BM çalışanı Gürcistan'ın kuzeydoğusundaki uzak bölge "unutuldu", çünkü "Çeçenistan'daki Rusya yanlısı Ramazan Kadirov vadideki Çeçenleri istemiyor. Gürcü hükümeti onlara bakamıyor ve Rusya tabi aldırmıyor" dedi.

Neden bu kadar çok sayıda genç Çeçen'in Cumhurbaşkanı Beşar Esad'ı devirmek adına savaşmak için Suriye'ye gittiğini öğrenmek için Pankisi Vadisi'ne gittim.

Bunların en önde gideni El Kaide bağlantılı Ceyş el Muhacirin ve El Ensar Örgütü'nün lideri Ömer Şişani.

Örgüt, çoğu Kuzey Kafkasyalı, yüzlerce yabancı militandan oluşuyor.

Müslüman çoğunlukPankisi Vadisi, Kafkas Dağları'nın eteklerinde.

Ataları 18. yüzyılda buraya göç eden, 15 bin kadar Çeçen yaşıyor.

Çeçen nüfusu arasında yoksulluk oranı yüksek ve Gürcü hükümetine göre buradaki çoğu ailenin başlıca geliri emekli maaşları.

Rusya ve Çeçen ayrılıkçıların 1990'lar ve 2000'lerde verdiği iki savaş sırasında Pankisi Vadisi'nin Çeçen nüfusu arttı.

Savaştan kaçmak isteyenler ve Rusya Çeçenistan'da denetimi yeniden sağlarken saldırılardan korunmak isteyen ayrılıkçılar vadiye sığındı.

Çeçen ayrılıkçıların pek çoğu Kuzey Kafkasya'da bir İslam devleti kurmak isteyen aşırılık yanlısı Selefiler.

Sayıları arttıkça ilk Müslümanlar'ın siyasi ve ahlaki uygulamalarına geri dönülmesini isteyen ideolojileri, Müslümanlar'ın çoğunlukta olduğu vadideki gençler arasında giderek popülerleşti.

Bu durum genellikle Sufi olan Çeçenlerle aralarında bir gerilim yarattı.

Ancak Jokolo köyünün Selefi imamı Eyüb Borçaşvili aynı zamanda aşiret ve aile bağlarını da paylaştıklarından görüş ayrılıklarının o kadar da önemli olmadığını söylüyor.

Suriye'ye gidişSelefilerin sadece "Kuran ve Sünnete göre yaşamayı amaçladıklarını" söylüyor.

Geçmişte Pankisi Vadisi'nden birçok Selefi genç savaşmak için kuzeye, Çeçenistan'a ya da Dağıstan, İnguşetya, Kabardey-Balkarya gibi Rus cumhuriyetlerine gitti.

Çeçen ayrılıkçı Doku Umarov'un liderliğini yaptığı çatı örgütü Kafkas Emirliği bayrağı altında savaşıyorlardı.

Ancak Mart 2011'de Suriye'deki isyanın başlamasından bu yana, giderek artan sayıda Çeçen, Kafkas Emirliği'nin çağrısını bırakıp, Esad'ı devirmek isteyen Sünnilerin çoğunlukta olduğu isyancılara yardım etmek için Suriye'ye gitti.

Gürcistan'daki Çeçen toplumunun önde gelenlerinden Umar İdigov şu anda Suriye'de savaşan 200 kadar Çeçen olduğunu ve buna karşı çıktığını söylüyor.

'Zulüm altındakini korumak'

Eyüb Borçaşvili, bunun nedenini kısmen Kuzey Kafkasya'da sınırları geçmenin çok daha zorlaşması, aynı zamanda da genç Çeçenler'in Suriye'nin 'zulüm altındaki halkını korumanın' görevleri olduğuna inanmalarıyla açıklıyor.

Doku Umarov başta Kafkas Emirliği'nin davasına yardım etmek varken Çeçen savaşçıların Suriye'ye gitmesine karşı çıktı.

Ama daha sonra, Suriye'ye gönüllü akışının Kafkas Emirliği'nin saflarına daha fazla sayıda genci almayı reddetmesinden kaynaklandığını söyleyerek destek verdi.

Ayrıca, Suriye'deki Çeçen savaşçılara yakın bir kaynak BBC'ye yaptığı açıklamada, "Kuzey Kafkasya'da Suriye'deki gibi eğitim kampları ve kaynaklar yok. Kafkasya hala işgal altındayken Suriye'de olmamızdan utanıyoruz. Ama gençler burada eğitim aldıktan sonra geri dönüyor. Bir arkadaşım burada patlayıcı eğitimi aldıktan sonra, doğrudan dağlara geri döndü" dedi.

Sözkonusu kaynak ayrıca, "Bu anlamda Kafkas Emirliği aslında burada olmamızdan faydalanıyor. Eğitimli ve hazır savaşçıları olacak" diye de ekledi.

BBC TÜRKÇE

Sayfa 1 - 96

  • «
  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1 
  •  2 
  •  3 
  •  4 
  •  5 
  •  6 
  •  7 
  •  8 
  •  9 
  •  10 
  •  Sonraki 
  •  Son 
  • »