Okullarda andımız kaldırılsın diyerek tepkileri üzerine çeken Zaman yazarı Mümtazer Türköne'den yeni bir tartışmayı alevlendirecek sözler geldi: Çerkes Ethem olmasaydı Milli Mücadele başlamazdı.
Türköne'nin iddiası şöyle:
- "Damat Ferit'in izinden gidenler"in karşısına "Mustafa Kemâl'in izinden gidenleri" yerleştirdiğiniz zaman her mesele zahmetsizce çözülüyor mu?
Saflar net. Semboller berrak. Devlet Bahçeli'nin kurduğu bu karşıtlıkta, Damat Feritçi olmayı kimsenin midesi kaldıramayacağı için bir tercihte bulunmaya bile gerek yok. Siyaset yapmanıza, herhangi bir sorunu enine boyuna tartışmanın bile anlamı kalmıyor.
Bu söylem sadece Bahçeli'ye özgü değil. 19 Mayıs günü Samsun'a ayak basıp, Millî Mücadele'yi başlatmanın, sonra da Cumhuriyet'i yeniden kurmanın telaşında olanlar çok. 19 Mayıs 1919'da başlayıp 29 Ekim 1923'te noktalanan tarih kesitine dalıp, bugün karşılaştığımız her zorluğun üstesinden gelebilir miyiz? Bizim gibi düşünmeyenleri, o günün düşmanları ile aynı safa yerleştirip siyaset yapabilir miyiz?
Bu işte bir ezber ve kolaycılık var. Murad edilenle, kullanılan semboller çakışmıyor. Sadece bütün Cumhuriyet tarihi boyunca, eğitim aracılığıyla beynimize kazınan kalıplarla düşünmüş ve politika yapmış oluyoruz. Ya gerçekler? Galiba sembollerin gerçekliği değil, tahrip gücü çok önemli.
Birincisi, Millî Mücadele halkın canını dişine takarak verdiği bir var olma, yok olma savaşı. O mücadeleyi verenlere çok şey borçluyuz. Ama... Evet koskoca bir "ama" var. Çünkü bu mücadeleyi verenlerin çoğu, 1923'ten sonra bu ülkede nefes bile alamadılar.
Ethem Bey (Çerkes Ethem) olmasaydı, bırakın Millî Mücadele'yi yürütmeyi, başlatmayı bile başaramazdık. Atatürk'ün 1927'de Nutuk'ta yerden yere vurduğu komutanlar özellikle Kâzım Karabekir olmasaydı, acaba aynı başarıyı kazanabilir miydik? Hikâyeyi aslında hepimiz biliyoruz: Millet yekvücut oldu ve müstevliler kovuldu. Sonra, bir iktidar mücadelesi başladı. Kazananlar, bugün ezberden tekrarladığımız tarihi yazdılar. "Zararı yok" diyebilirsiniz. Ama bu sahtelik, bugünümüze ve geleceğimize zarar veriyor. Bu zarar, gündelik siyaseti Millî Mücadele'nin sembolleri ile sınırlamaktan ibaret değil.
Ankara Hükümeti ve Millî Mücadele'ye karşı Damat Ferit'in yanında yer alanlar, önce 150 kişilik bir liste halinde vatan haini ilan edilerek ülkeden kovuldular. Daha sonra iktidar mücadelesini kazananlar, onları geri getirerek sadık kadrolar halinde istihdam ettiler. Tek parti döneminde devletin tepesine yerleşen ceberut bürokratlar bunların arasından çıktı. Damat Feritçileri, başka yerde değil Cumhuriyet'in bürokrat aileleri arasında aramak gerekir.
1919 Mayıs'ından 1922 Eylül'üne kadar Batı Anadolu Yunanlıların işgali altında kaldı. Maraş dışında Fransız, İtalyan ve İngiliz işgalleri anlaşmalarla sona erdi. Yunan işgalinde kalan yerlerde kurtuluş günleri tertiplemek, Cumhuriyet yönetimine başlangıçta bir anlam kazandırdı. Bir asır önce terk ettiğiniz eski bir eyaletinizin halkı gelip anavatanınızın bir kısmını işgal etse ve siz bir asırdır onları kovduğunuz günü kurtuluş günü olarak kutlamaya devam ederseniz, kendi toplumunuza özgüven kazandırabilir misiniz?
1980'lere kadar bu dar ideolojik kalıplar ve sembollerle resmen aşağılık kompleksleri içinde yaşadık. Özal, ilk defa bize kendimize güven duymayı öğretti. Bugün özgüvenin çok ötesinde, birçok şeyi başarabileceğimizi gördük. Türkiye'nin dünyanın her yerinde okulları var. Teşebbüs gücü, aslan sofrasında mutlaka dişini geçirecek piyasalar buluyor. Diplomasideki tartışmalar bile, yaptıklarımız üzerinden değil, elimizden kaçırdıklarımızla yürütülüyor.
Cumhuriyet'in kuruluş felsefesi ile, hele Millî Mücadele'nin idealleri ile kimsenin problemi olamaz. Ama artık 1919 yılında değiliz. Samsun'a çıkmaktan bahsetmek yerine neden tam karşıdaki Kırım'dan dem vurmuyoruz? Millî Mücadele'de üç beş Yunanlı ile uğraştık; bugün sesimizi yükseltmek bile dünyayı hizaya getirmeye yetiyor.
Şu sığ, kompleksli ve tarih dışı sembollerle siyaset üretmekten artık vazgeçmemiz gerekmiyor mu?
habera
Özel
Çerkes Ethem Olmasaydı Milli Mücadele Başlamazdı
O'cu, Bu'cu, Şu'cu
Birbirini çok seven, yıllardır bir arada olan üç arkadaş varmış. İsimleri A, B ve C imiş. Beraber okumuşlar, beraber düşünmüşler, beraber değerlendirmişler. Fikirlerini beraberce olgunlaştırmışlar.
Ancak C, zaman içerisinde olayları diğer iki arkadaşından farklı değerlendirmiş ve tercihini farklı kullanarak A ile B'nin yürüdüğünden bambaşka bir yola sapmış.
Çevresindeki insanların kabullenmediği, çok ayrı bir çizgide ilerlemiş; bu radikal ve genelin fikirleriyle taban tabana zıt fikre gönlünü ve ömrünü vermiş. İnandığı amaç uğruna ailesinden ve A ile B'den yollarını ayırmış, bu uğurda savaşmaya başlamış.
A ile B bu duruma üzülseler de C'yi anlayışla karşılamışlar. İçlerinden "Yanımızda kalsa da zaten geçinemezdik, fikirlerimiz, yaptıklarımız ve inandığımız şeyler o kadar farklı ki..." diye geçirmişler.
Öte yandan A ile B, aynı fikre inanıyorlarmış. Bu fikir uğruna büyük mücadeleler veriyorlar, beraber savaşıyorlar, kol kola yürüyorlarmış geleceğe... Zaman zaman ters düştükleri oluyormuş elbet, ama meseleleri tek olduğu için bu fikri ayrılıklarını aşmayı beceriyorlarmış. Taa ki...
Günün birinde B çıkıp A'ya "Bak kardeşim!" demiş; "Bu iş artık böyle olmaz. Eskiden beri mücadele ettik ama bu mücadele yöntemleri artık işe yaramıyor. Şöyle şöyle yaparsak daha iyi netice alacağımıza inanıyorum." Demiş demesine de...
Aradan zaman geçmiş... Bu yazımızda anlatamayacağımız çeşitlilik ve şekillerde olaylar yaşanmış. Konuya alakasız insanlar müdahil olmuş, her kafadan bir ses çıkmış.
A ile B bu süre zarfında, karşılaştıklarında birbirlerine selam vermez hale gelmişler. Hatta, A ile B'nin aileleri, çocukları ve yakın arkadaşları dahi birbiri ile selamlaşmıyor, birbirinin arkasından hakarete varan cümleler kuruyorlarmış.
Tüm günlerini aynı amaç uğruna harcayan, aynı amaç uğruna toplantılar düzenleyen, fikir teatileri yapan, aynı amaç uğruna emek veren bu iki eski dost, günün birinde yabancı ve hatta düşman oluvermişler. A da B de geceleri uzun uzun düşünürmüş "Şu bizim meseleyi ne yapsak?" diye...
A da B de yazar çizermiş aynı konu üzerinde. A da B de girişimlerde bulunurmuş kendi çizdikleri yolun gerektirdiği yöntemle; ama aynı gaye, aynı hedef için... Bu hedefe inanan diğer insanların hazırladıkları toplantılara, gösterilere, programlara A da B de davet edilirmiş; gittikleri düğünlerde, cemiyetlerde hep karşılaşırlarmış, halkın mutlu gününde de mutsuz gününde de en ön sırada A ile B olurmuş. Hem o kadar küçük bir toplumlarmış ki, bu fikir uğruna emek veren insan sayısı da bir elin parmakları kadarmış. Ama tüm bunlara rağmen, A ile B karşılaştıklarında birbirini görmezden gelir, birbirine selam vermezmiş.
Hikayemiz burada bitiyor dostlar. Devamına zaten gerek yok. Bazılarınıza tanıdık gelmiş olabilir bu kadarı bile, ancak inanın "bu hikayede geçen tüm kişi ve olaylar tamamen hayal ürünüdür, gerçek kişi ve olaylar ile bir ilgisi bulunmamaktadır."
Şimdi...
A, B ve C adlarında üç hikaye kahramanımız var elimizde...
C'nin çekip gidişini hepimiz anlayabiliriz, değil mi? Bambaşka bir amaç, taban tabana zıt bir fikir, fikre giden ters bir yol...
C inanmışsa şayet amaçlarına, kendini buna adaması ve kendisi gibi düşünmeyen insanlardan eylemsel olarak soyutlanması doğaldır. İnsanlar bazen kendilerini ülkülerine adarlar ve kendileri gibi düşünmeyen, kendi amaçlarına yaklaşmayan kişilerden uzaklaşırlar. Radikalleşmek, istisnadır; ama normaldir.
Peki ya A ile B'nin bu duruma gelmesini, yani birbiriyle selamlaşmamasını, birbirinden kopmasını anlayabilen var mı?
Köyün uzağındaki su kaynağına farklı yollardan giden iki kişi, birbirine düşman mı olmalıdır?
Ayrı şehirlerden, ayrı yollardan çıkıp annelerini ziyarete gelen iki kardeşin selamlaşmaması mı gerekir ya da?
Her ikisinin de amacı annelerini ziyaret etmek oldukça tabi... Biri diğerinin arabasının tekerleğini patlatmadıkça, değil mi?
Bunalıyorum dostlar, yoruluyorum, üzülüyorum...
Neden mi?
Halkımızın kurtuluşuna giden yollar, sadece birkaç kişinin tekelinde kaldığı için... Toplumsal mücadelemiz tabana yayılamadığı, hatta tam tersine, gün geçtikçe tabandan uzaklaştırıldığı için...
Amaca giden farklı fikirler, farklı adımlar, farklı bakış açıları küçümsendiği - kısıtlandığı - kötülendiği - önemsenmediği - anlaşılmadığı vs. vs. vs. için...
"Cephe" haline getirilen bu farklı bakış açılarının aralarındaki ayrımın neredeyse düşmanlık boyutuna vardırıldığına şahit olduğum için...
Şeffaflıktan uzak, "ben yaptım oldu"cu mantıkla istila edildiğimiz için...
Toplumsal etkinliklerimizde, insanların birbirlerine selam vermediklerini, birbirlerini görmezden geldiklerini, birbirleriyle aynı masalara oturmak istemediklerini gördüğüm için...
Farklı farklı kişiler için kullanılan "Göstermeyin şu adamın yüzünü bana!" lafını defalarca duyduğum için!
Son dönemdeki fikir ayrılıklarının tamamının toplanıp toplanıp "dernekçiler - aktivistler (sözümona) savaşı" eksenine yığıldığını anladığım için...
Kırık yıllık emeklerin, özverilerin, iyiniyetin, samimiyetin, başarıların bir tek cümle ile hiç edildiğini, sıradanlaştırıldığını ve hatta inkarını midem ve vicdanım kaldırmadığı için...
Yukarıdaki hikayemizde değinilen A'lardan ve B'lerden bolcası ile görüştüğüm için...
Vesaire...
Bunaldım. Yoruldum. Umutsuzlandım...
Fark edildi mi bilmiyorum ama kabuğuma çekildim bir süreliğine.
150 yıldır Ruslara, asimilasyona, hayat şartlarına, maddi zorluklara vs. karşı sergilemediğimiz hırçınlıkları, durmadan birbirimize karşı sergiliyoruz.
Bakıyorum da ortada kimsenin tanımadığı bir takım insanlar durmadan konuşuyor, durmadan... Yıkıcı ve kırıcı bir şekilde, susmaksızın, pervazsız ve saygısızca konuşuyor bir güruh... Kim olduklarını bilmiyorum, hatta belki de kimse bilmiyor bunu... Ama bu kitle enerjimizi emiyor; üzerimize negatif bir bulut bırakıyor ve tereyağı gibi süzülüp kayboluyor ortadan...
Bazen hakaret ediyorlar, bazen yağ yakıyorlar, bazen çirkinleşiyorlar...
Her şeyi çarpıtıyor, her lafı döndürüp dolaştırıp istedikleri şekle sokuyor, her konuyu işlerine gelen mecraya çekiyor; kendileri gibi olmayanı öteliyor, ona hakaret ediyorlar.
Çerkes halkının kültürel mücadelesindeki farklı yöntemleri ele alıyor, bunu hani şu hepimizin bildiği, klasik "burjuvazi - proleterya" sorununa yaklaştırıp - uyarlayıp, dedikoduya aç kesimde en kabul göreceği ve spekülasyona en müsait biçimde paketleyip piyasaya sürüyorlar.
Kraldan çok kralcı, soytarıdan daha soytarı olabiliyorlar...
Kurum ya da oluşum sözcüleri hiçbir beyanda bulunmaz iken saçma sapan söylemlerle ortalığı kışkırtabiliyor, insanları yaftalayabiliyorlar.
Utanıyorum.
Samimi bir şekilde ve gerçekten... Bunları yazarken bile...
Utanıyorum!
Çerkeslik uğruna yıllarını vermiş kurumlarımızın ve insanlarımızın tüm bu emeklerinin, kim olduğu dahi bilinmeyen provakatörler tarafından hiç edilip iki dakikada yok sayılmasından...
Halkımızın dişinden tırnağından arttırarak kurduğu kurumlarımızın işlevsiz birer dans salonu haline gelmesinden, getirilmesinden...
"Ben yaptım oldu"culuktan, "sen yaparsan olmaz"cılıktan, "biz beraber yapamayız"cılardan...
Ortaya saçılan negatif enerjinin, halkımızın enerjisini ve tüm umudunu bir kara delik gibi içine çekmesinden...
Güzelliklerle uğraşan, halkına güzellikleri aşılamaya çalışan insanların, sanatçıların, aydınların, kanaat önderlerinin, kültür adamlarının bu kara deliğin içinde çırpınır hale gelmesinden, sürüklenip gitmesinden, yok olmasından; onlara nefes alacak alan dahi bırakılmamasından...
"Aşağı tükürsem sakal, yukarı tükürsem bıyık!" endişesi ile ne yapacağını, ne yöne gideceğini, kime inanacağını şaşırmış bir gençlik yaratılmasından!
Mevcut hal ve şartlar dahilinde kimseye, ama hiç kimseye "dik durma" ve "halkın pozitif enerjisi ile umudunu muhafaza etme" şansı verilmiyor olmasından...
Herkesin yaftalanmasından, ötelenmesinden...
Utanıyorum dostlar.
Vallahi utanıyorum!
Ben, şahsen... Ola ki yarın öbür gün, kerameti kendinden menkul bu aklıevvellerin saldırgan ve yönlendirici söylemleri nedeniyle kurumlarımızın, federasyonumuzun ve farklı farklı oluşumlarda canını dişine takarcasına çabalayan emektarlarımızın başı ağrırsa, halkımızın ve kanaat önderlerimizin tırnaklarıyla kazıyarak bir noktaya getirdiği bazı demokratik hak ve menfaatlerimiz zarar görürse, bu durumun vicdani sorumluluğunu kıyısından köşesinden dahi olsa üstlenmem, üstlenemem!
Ben, bugünkü yönetim ve mücadele sistemleri çok işler olmasa dahi halkının çıkarları uğruna emek sarf etmiş, gecesini gündüzüne katmış insanlarımızın (bu insanlar kurumdaki insanlarımız da olabilir, alternatif yapılanmalardaki insanlarımız da olabilir, bunların hiçbirine dahil olmayan ve bireysel çaba sergileyen temiz yürekli insanlarımız da olabilir) bu emeklerini "Ne yaptılar ki?" arlanmazlığıyla iki kelimede silebilen güruhla aynı kapıdan giremem!
Ben, anadili ve halkının menfaatleri uğruna çalışan, yazan, çizen, konuşan, okuyan, dernek kuran, dernekte emek veren, mesai harcayan, kafa yoran... Kısacası bu çorbaya tuz atan samimi insanların bu çabalarını art niyetli yorumlar ile kirletenleri haklı göremem, onların bu çirkinliklerine malzeme ve de yandaş olamam!
Ortalıktaki söylem kirliliği temizlenmedikçe...
Ortalık, sanal ortamda "kurum" ya da "oluşum" sözcüsü kesilen bir takım aklıevvellerin çirkin ve hakaretamiz söylemlerine bırakıldıkça, bu "dik duruş" boşluğundan faydalanan güruh meydanda istediği gibi at koşturabildikçe...
Ve hatta mevcut çok başlılık bir yerde noktalanarak ortak bir mücadele yolu çizilmedikçe ya da bu sağlanamasa bile en azından farklı mücadele yollarını benimseyen taraflar arasında " asgari saygı esasına dayanan" bir sistem öngörülüp benimsenmedikçe...
Herkes "hakaretlerin ve çirkinliklerin içinde yer almama hakkını" kullanmakta özgür olacaktır.
Bize "yeni bir kurum" lazım değil! Bize, "yenilenmiş kurumlar" lazım.
Bize "yeni bir oluşum" lazım değil! Bize, "işlevselleştirilmiş oluşumlar" lazım.
Bunu sağlayacak olanlar da "uzaydan gelmiş yeni insanlar" değil, en küçüğünden en büyüğüne, bizleriz...
Dolayısıyla hepimiz birbirimize muhtacız... Dolayısıyla kurumlar ve oluşumlar bize muhtaç.
Ve bunu sağlamanın yolu da kalp kırmak, yok saymak, harcamak değil...
Birbirimizi kırmayalım, emekleri yok saymayalım, spekülasyonlara prim vermeyelim...
Uzun bir konu, ama iki cümle ile özetleyeyim: Derneklerimizin ve federasyonumuzun, halkın siyasi organı haline gelmesini bekleyemeyiz. Dolayısıyla, siyasi organlarımız dernek ve federasyon dışında oluşturulmalıdır, dernek ve federasyonlarımız da bu oluşuma izin vermeli, yeni yapılanma ile koordineli çalışmalıdır.
Negatif enerjilerden, çirkinliklerden, halkımızın enerjisinin boş yere tüketilmesinden, emektar insanların ve kurumların elin tersiyle itilmesinden, inisiyatifsizlikten, saygısızlıktan, vefasızlıktan, gençlerimizin umutlarının törpülenmesinden, onlara kötü örnek olunmasından nefret ediyorum!
Çerkesliği böyle mi kurtaracağız biz a dostlar?
Hem... Çerkeslik kurtulduktan sonra, kardeşime verdiğim selam alınmayacaksa... Varsın kalsın.
Yazıma ek olarak: Özgür Çerkes, adı gibi "özgür" olacak, inanıyorum. Her farklı fikre yer verecek, herkesin söz hakkını savunacak... Bu nedenle buradayım. Buna olan inancımı yitirmeyeceğim dilerim.
Hoş bulduk!
Ştım Münteha Jan GÜLSU
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız
ozgurcerkes.com
Kaffed Bir Kez Daha TMBB'de
Kafkas Dernekleri Federasyonu (KAFFED) Genel Başkanı Vacit Kadıoğlu başkanlığındaki heyet, Suriyeli soydaşların sorunlarını bu kez de TBMM Dışişleri Komisyonu Başkanı Volkan Bozkır’a iletti.
KAFFED heyetinin, önceki gün TBMM’de gerçekleştirdiği görüşmeye, bir süre önce KAFFED’i ziyaret ederek konuyla ilgili bilgi alan CHP İstanbul Milletvekili Faik Tunay da katıldı. Genel Başkan Kadıoğlu, görüşmede Bozkır’a, KAFFED’in anayasa raporunun yanı sıra, daha önce Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’na yazılan mektubun bir örneğini ve Suriye’de yaşayan Çerkeslerle ilgili bir dosyayı da sundu.
Kadıoğlu, görüşmede Bozkır’a “Suriye’de soydaşlarımız, kardeşlerimiz var. Biz Çerkesler, Türkiye’de olduğu gibi, Suriye’de de kalabalık bir toplumuz. Yaşanan gelişmelerden soydaşlarımız adına endişe ediyoruz, kendilerinden sağlıklı bilgi alamıyoruz” dedi. Kadıoğlu ayrıca, bu ülkeden Türkiye’ye yönelik bir nüfus hareketi olması durumunda da yardım beklediklerini söyledi.
Bugüne kadar Suriye’den yaklaşık 500 Çerkes’in anavatana dönüş için irade ortaya koyduğunu, bu insanların taleplerinin yerel parlamentolarda onaylanarak merkezi hükümete iletildiğini anlatan Kadıoğlu, “Soydaşlarımızın ellerini kollarını sallayarak anavatanlarına dönmesinden ziyade, döndükleri ortamda da mutlu olmaları gerekiyor. Bu yönde bugüne kadar çeşitli girişimlerde bulunduk, bulunmaya da devam edeceğiz” diye ekledi.
Bozkır ise, konuyla kendisinin de yakından ilgilendiğini belirterek, “Parlamenterler arası ilişkilerde bu konuyu gündemde tutacağım, dışişleri komisyonunda da taleplerinizi gündeme getireceğim” dedi. Bozkır, Türkiye’nin Suriye’deki olumsuz ortamdan etkilenen herkese yardımcı olmak için elinden geleni yapacağını sözlerine ekledi. Bozkır daha sonra sosyal paylaşım ağı twitter'dan da görüşmeyi takipçilerine duyurdu.
kafkasfederasyonu
Suriyeli Çerkesler İçin 9,6 Milyon Ruble
Kabardey-Balkar hükümetinin diaspora çalışma grubu, anavatanlarına geri dönmek isteyen Suriyeli Çerkesler için 9,6 milyon ruble (yaklaşık 323 bin USD) ayrılmasını istedi.
Diaspora çalışma grubunun başkanı Boris Paştov “Komisyonumuz, hükümete 2012 bütçesinden Suriyeli yurttaşlarımıza yardım için 9,6 milyon ruble ayrılmasını önerdi” açıklamasında bulundu.
İfade edilen rakamın 3,8 milyon rublesinin 250 kadar kişinin geçici olarak yaşayabileceği bir rehabilitasyon merkezi kurulmasına harcanabileceğini kaydeden Paştov, “Anavatana dönmek isteyen Çerkeslerin sayısının artabileceğini de göz önünde bulundurmak gerekiyor” dedi.
Çalışma grubu ayrıca hükümetten, Kabardey-Balkar’da eğitim gören 96 Suriyeli üniversite öğrencisine de, ailelerinden para almakta sorun yaşadıkları için yardımda bulunulmasını isteyecek.
Diaspora çalışma grubu hükümete, Kabardey-Balkar, Karaçay-Çerkes ve Adıgey yönetimlerinin Suriye’deki Çerkes diasporasının durumunun yerinde incelenmesi için ortak bir heyet oluşturması önerisinde de bulunacak.
ajanskafkas
Üşüyorum Ama Vatansızlıktan
Toplumsal negatif öğrenmeyi ve şartlanmayı göstermek amacıyla yapılmış meşhur bir deney var; “beş maymun deneyi”. Deneyden kısaca bahsedersek;
“Bir kafese beş maymun koyarlar. Ortaya bir merdiven ve tepesine de iple bağlı bir salkım muz asarlar. Her bir maymun merdivene çıkıp muza ulaşmak istediğinde dışarıdan üzerine soğuk su sıkarlar…
Her maymun aynı denemeye giriştiğinde buz gibi soğuk su ile ıslatılır. Bütün maymunlar bu denemeler sonunda ıslanmayı tecrübe etmiş olurlar. Bir süre sonra muzlara hareketlenen maymunlar diğerleri tarafından engellenmeye başlanır.
Suyu kapatıp maymunlardan biri dışarı alınıp yerine yeni bir maymun konur. Yeni maymunun ilk yaptığı iş muzlara ulaşmak için merdivene tırmanmak olur. Fakat diğer dört maymun buna izin vermez ve yeni maymunu döverler.
Daha sonra ıslanmış maymunlardan biri daha kafesten alınır ve yerine yeni bir maymun konur. Ve merdivene ilk yaptığı atakta dayak yer. Bu ikinci yeni maymunu en şiddetli ve istekli döven ilk yeni maymundur.
Islak maymunlardan üçüncüsü de değiştirilir. Üçüncü yeni gelen maymunda ilk atağında cezalandırılır. İlk gelen iki maymunun yeni geleni niye dövdükleri konusunda bir fikirleri yoktur ama dövmektedirler.
Son olarak da kafesteki ıslanan son maymun olan dördüncü ve beşinci de değiştirilir. Tepelerinde bir salkım muz asılı olduğu halde artık hiçbir maymun merdivene yaklaşıp muzları almak için hamle yapamamaktadır.”
Neden mi? Çünkü buna organizasyonel negatif öğrenme denir. İnsanoğlu için de tüm bunlar aynen geçerlidir.
Resmi ideolojinin silahşörleri ve vesayetçilerin cumhuriyetin kuruluşundan itibaren dayattıkları sözde çağdaşlık, medenişleme, tek tip insan ve homojen bir ulus yaratma çabaları, günümüzde hala merdivenin başındaki muz olarak asılı duruyor. Bu güne kadar muza uzananlar, diğerleri tarafından şiddetle dövüldüler, hem de neden dövdüklerini ve dövüldüklerini hiç bilmeden.
Örnek vermek gerekirse; Milli mücadelenin en önemli ismi ve belki de şu an yaşamakta olduğumuz toprakları borçlu olduğumuzÇerkes Ethem’in, entrikalar, ayak oyunları ve yalanlarla “hain” ilan edilmesine hiç sesimiz çıkmadı.
Anadilimizin günden güne yok olmasına seyirci kaldık, evimizde köyümüzde konuşmakla yetindik, kimliğimizin yok sayılmasına göz yumduk, geleneklerimizi teker teker unuturken elde ettiklerimizi kaybetme korkusuyla sattık, ihanet ettik ve maymunlarda olduğu gibi ıslatılma korkusuyla muzlara hiç uzanamadık.
O kadar ki; Çerkeslerin “Ç’inçe” ailesine mensup ve İstiklal Harbi kahramanlarından Rauf ORBAY başbakan olduğu dönemde (2 Mayıs 1923), Manyas, Gönen, Bandırma bölgesinde yerleşik 15 Çerkes köyünün Doğu Anadolu illerine sürgün edilmeleri kararnamesini imzalamış, binlerce soydaşının felaket ve yok olmasına sebep olmuştur. Ayrıca Lozan müzakereleri sırasında Çerkeslere azınlık hakları verilmesine karşı çıkmıştır.
Günümüzde hala; sanat, siyaset, spor dünyasında onlarca Çerkes olmasına rağmen Çerkes kimliklerini hep gizlemekte, dile getirmekten özellikle kaçınmaktadırlar. Yani resmi ideolojinin dayatmalarına yenildik ve maalesef benliğimizi kaybettik.
Yaşadığımız bunca acıya, asimilasyona, horlanmaya, yok sayılmaya sabredebilmemizin nedeni; “vatansız” oluşumuz, misafir oluşumuz, sürgün psikolojisiyle ezik ,yaralı oluşumuzdur. Kendi benliğimizi hiçe sayarak kraldan çok kralcı oluşumuz; duyduğumuz ezikliğin, yaşadığımız sürgünün ve vatansızlığımızın sonucudur.
Keşke bizimde kendi özbenliğimizle yaşayabileceğimiz bir vatanımız olsaydı, dilimizi okuyup yazabildiğimiz, vergimizi ödediğimiz, askerliğini yaptığımız, “açız ama özgürüz” diyebileceğimiz bir vatanımız olsaydı.
Etrafıma baktığım zaman; acaba benim gibi düşünen, hisseden var mı? Diye düşünüyorum hep. Ve bedenime bir üşüme geliyor, titriyorum. Ne kadar yalnız olduğumu farkediyorum, dil gitmiş, kültür gitmiş, vatan gitmiş, xabze gitmiş, buruklaşıyor ve ağlamaklı oluyorum.
Önceleri soğuktan üşüdüğümü sanıyordum fakat, farkettim ki; benim üşümem kalorifer sorunu değil, yargansız olmam sorunu da değil, beni üşüten tek şey var; ben vatansızlıktan üşüyorum...
Thambilmish Ali ASLAN
CERKES.net
Sayfa 1 - 132












