Kayıt: Cmt Kas 01, 2008 10:58 am İleti: 19
|
Bazen şunu düşünüyorum,''Dağıstan, Kafkasya, Çerkez, Şeyh Şamil''derken onlara ait nasıl bir iz taşıyoruz üzerimizde? Şeyh Şamil, bir imamdı, inançlı ve samimi. Peki, onu lider ve önder olarak kabul eden bugün ki Dağıstan halk toplulukları, neden onun hayat felsefesine uygun hareket etmez.
’Yok, öyle bir şey...’ demeden önce şu soruyu kendinize bir sormalısınız;
Dış görünüşü değil belki ama beyin ve ruh yapımız ile onun hangi özelliğini taşıyoruz üzerimizde?
Kültürel ve inanç noktasında ''Çerkez'ler için yıllardır yaptığım gözlemler, kendim dâhil ne yazık ki pekte iç açıcı değil. Kültürümüze sahip çıkarken imani temel noktalarda zaafiyetlermi yaşıyoruz acep?(...ki kültürümüze sahip çıkma hususuda aslında tartışmalıdır. Çıkıyor muyuz gerçekten? Aradabir Çerkezce konuşmak, düğünlerde halk danslarımızın kıvrak figürleri ile dans etmek, cenazelerde bir araya gelip ağlaşmak ile bir toplum kültürüne sahip çıkmışmı olur sizce?) Herne ise yazımızın konusu bu değil.
Eskilerinde imani konularda hep yetersiz kaldığına dair öyküleri dinlemişizdir. Eskiler, eskide kaldı diyelim, yeni nesilden kaç kişi inancı kuvvetli birey olarak varlığının ağırlığını ortaya koyabilecek seviyede yetişiyor. Şimdi rahmetli olan bir büyüğümüz vardı, şöyle demişti;''Ben İstanbul gibi bir yerde beş kız çocuğu yetiştirdim, hepsininde inancı kuvvetli. Heyhat ki, beş kızım ise bir tane inancı sağlam kız torunu yetiştiremedi.''
Dehşet sözler bunlar.
Milliyetçilik yapalım derken sanki biraz peygamber ahlakından mı uzaklaşmaktayız? Yeni nesile, bizim umutlarımız gözü ile baktık. Umutlar, umutsuzluğa dönmekte. Ahlaken güzel olan genç dostlarımız, imani açıdanda bu güzelliklerini bir tamamlayabilseler iyi olmazmı dostlar. İstanbul’a misafir gelen bir başka büyüğümüzün derdi ise köyde camimiz var, imamımız var ancak saflarımız boş. Tek sıranın bile zor dolduğu bir cami halini aldı köyümüzün camisi.
Dedim ki; gençler köyü terk ettiler, ondandır. Cevap;''Gençler, köydeykende camimiz hep boş idi.''deyince üzüldüm. Aldığımız kimi haberlerde de diğer Çerkez köy camilerinde de durumun pek farklı olmadığı idi. İyide hani Şeyh Şamil felsefesi, en önemlisi hani Peygamber ahlakı. Yinede olayın iyi tarafından bakalım diyecektimki, olmadı. Geçen bir zaman diliminde abimiz sayılan bir büyüğümüz ile sohbet ettik, konu bizim Çerkez'lere geldiğinde, kendisinin çok kızdığını gördüm ve ''Çerkez Kültürü adına, dedikodudan başka bir şey yapamayanları benim önemsemem mümkün değil''demesi nedense benide pek şaşırtmadı ve tabi ki bu sözler bana kurşun gibi geldi. Düşününce de hak verdim, doğruya doğru, bir neslin imani zaafiyetler içinde yetişmesi ve birbirinden uzak düşmesinin sorumluları kimdi ve neden uzak düşülmüştü ve neden imani yönleri zayıf kalmıştı? Bunun ipuçlarını bize verecek bir makaleyi bu yazımıza dâhil etmek isterim.
Hacettepe Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Fahri UNAN, a ait ''Bir XVI. Yüzyıl Yazarının Zihniyet Dünyasında Milletlerin İmajları'' isimli bilimsel makalesinde Çerkez’lerin kişilik özelliklerine dair ipucu verecek bazı bilgiler mevcut. Prof. Dr. Fahri UNAN bu makalesinde''Çerkez''lerin özelliklerin açıklarken dayandığı kaynak, Kınalı-zade’nin ahlâk üzerine yazılmış olan Ahlâk-ı Alâ’î’ isimli eseridir. Ahlâk-ı Alâ’î; esas olarak üç kitap hâlinde kaleme alınmıştır. Birinci kitap, teorik mânâda ahlâk ilmine ve ferdî ahlâka tahsis edilirken, ikinci kitapta âile ahlâkı, çocuk eğitimi ve görgü (âdâb u mu’âşeret) kāideleri işlenir. İkinci kitâbın altı, yedi ve sekizinci kısımlarında (bâb) ise devlet (medîne) ve cemiyetle ilgili konulara yer verilir. Üçüncü kitap aynı konunun devâmı niteliğindedir. Eser, sonunda yer alan bilgiye göre, 25 Safer 973 yılı Cuma (mîlâdî 22 Eylül 1565 Pazartesi) günü tamamlanmıştır. Dönemin Sûriye Beylerbeyi Semiz Ali Paşa adına kaleme alınması dolayısıyla, esere Ahlâk-ı Alâ’î isminin verildiğini biliyoruz. Şimdi, XVI. asırda önde gelen bir Osmanlı yazarının kaleminden Çerkez’lerin nasıl değerlendirildiğini okuyabiliriz: Bu bilgilerin, belkide şimdiki yeni nesil Çerkezlerin kafasına takılan bazı sorulara cevap olacağını ümit ederim. Şu soruyu da akıllardan hiç çıkarmamak gerekir. Eğer mesele genler ile ilgili ise bu gen şimdiki yeni nesilde de var. Yani değişmez, beklenen, acı hakikat son, Çerkez’lerin bazı huylarını(bana göre haklı olarak)beğenmeyen, yeni nesil Çerkez’leri de beklemekte. Lafı fazla uzatmadan buyurun tespitleri okumaya.
Çerkezler: Kınalı-zade’nin burada sözünü ettiği Çerkezlerin münhasıran Mısır Memlûkluları oldukları anlaşılıyor. Nitekim verilen bilgiler ve değerlendirmeler, tamâmiyle bu çerçeve içerisinde ele alınmış ve Memlûklular üzerine oturtulmuştur.(Bilgi Notu: Memlûklular'; 1250–1382 yılları arasında Türk Memlûkları(Bahrî Memlûklar), 1382–1517 yıllan arasında da Çerkez Memlukları (Burcî Memlûklar)olarak saltanat sürdüler.) Buna göre, Çerkezlerin çoğunluğu şekil îtibâriyle güzel, bedenen sıhhatlidirler; vakar, haşmet, dindarlık ve emânetle vasıflanmışlardır. Ne var ki, saf (sâde-dil)dırlar; ebleh (bön)dirler; tedbirli davranmayı bilmezler; kibirli ve gururludurlar. Kınalı-zâde, Çerkezlerde olumsuz vasıflar olarak gördüğü nitelikleri daha iyi açıklamak için bir takım târihî hâdiseleri zikreder. Ona göre, Mısır tahtı 780’lerde Berkûk Çerkesî’nin eline geçmiş ve 912 yılına kadar Mısır ve Şam’ın yönetimi Çerkezlerin elinde kalmış, Mısır’da saltanat kuldan kula intikal etmişti. Son derece gururlu ve kibirli olmaları dolayısıyla, kendi devletlerini Osmanlı devleti ile denk ve aynı kuvvette görüyor ve Osmanlılara kafa tutuyorlardı. Sultân (II.) Bâyezid’le Sultan Kayıtbay arasında anlaşmazlık ortaya çıkınca, halim-selim bir insan olan Bâyezid, gurûru bir tarafa bırakmış ve aradaki anlaşmazlığı gidermek için elçiler göndermişti. Fakat, Çerkezler gururları yüzünden olumlu bir tavır sergilemediler. Sonunda Osman oğullarının iftihârı, Îrân ve Tûrân ülkelerinin fâtihi ‘sâhib-i zamân’ Yavuz Sultan Selîm, bunların sergiledikleri bu küstahlığa ve cesâret gösterisine tahammül edemedi; kötülüklerini def’ etmek için Arap beldelerine, Şam ve Haleb üzerine sefere çıktı. O sırada Çerkezlerin başında Kansu Gavri bulunuyordu; kendisi akıllı, re’y ve tedbir sâhibi birisi idi. Başına gelecekleri gördüğü için, şahsen Osmanlılarla savaşmak yerine, onlara (Yavuz’a) itaat etmenin daha doğru olduğunu düşünüyordu. Ne var ki, kendisinin dışındaki Çerkez ileri gelenleri, akıllarının eksik olması, cehâletlerinin gâlip gelmesi, kibir ve gururlarının ifrat derecesinde bulunması yüzünden “merhûm Gavrî”ye çıkıştılar; “Sen Osmânludan korkarsın, Mısır’da otur, biz serhadlere varalum, anun hakkından gelelüm” demeye başladılar. Sonunda merhûm Gavri de, ister istemez Haleb’e doğru yola çıktı; Mercidâbık’ta 912 yılı Receb’inin birinci günü Osmanlılarla savaşa tutuştu; Çerkezler hezîmete uğradılar; Sultan Gavri ve ileri gelen emirlerden şecaat sâhibi Şam nâyibi Mîbay da dâhil, pek çok Çerkez savaş meydanında öldü. Mısırlılar, bu hâdise sonunda itaat edeceklerine, başlarına Tumanbay’ı geçirerek karşı koymağa devam ettiler; Yavuz Sultan Selim’in, ‘bana tâbi olur, hutbe ve sikkelerde adımı zikrederseniz, üzerinize gelip sizi yerlerinizden etmeyeceğim, eski ahmaklığınızı da affedeceğim’ demesine rağmen, savunmaya geçtiler. Sonunda Yavuz Sultan Selim, ‘günah benden gitti, vaktinize hazır olun’ diyerek üzerlerine yürüdü; 913 yılında Gazze ve Mısır’da birçok muhârebe oldu. Fakat, serçe ile şâhin bir midir?.. Sonunda hepsi, devletleriyle birlikte helâk olup gitti.(Makaledeki bilgi burada sona ermekte) Bana göre, bizim millet keşke ''aşırı kibir ve gururlu'' olması idi. Bence yeni nesil Cezi’lerin gözüne takılan bütün nahoş alışkanlıkların altında gurur ve kibir yatmakta. Bilindiği üzere dinimizde gurur ve kibiri hoş karşılamamaktadır. Yüce Dinimiz İslâm, insanlara, alçak gönüllü olmayı öğütlemiş, kibir ve gururdan da, uzak durmalarını istemiştir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de Cenab-ı Hakk şöyle buyuruyor: "Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Şüphesiz Allah kendini beğenmiş, övünüp duran kimseleri asla sevmez."( Lokman, 18.) Bir gün Resül-i Ekrem Efendimiz: Kalbinde, zerre kadar kibir bulunan kimse, Cennete giremez." buyurdu. Ashab'dan Malik b. Mirare; "Ya Resûlallah! İnsan, elbisesinin ve ayakkabısının, güzel olmasını sever"dedi. Resûl-i Ekrem de, "Allah güzeldir, güzelliği sever. Kibir ise, hakkı kabul etmemek, insanları hor görmektir."( Riyazu's-Salihîn Ter. 2/44.) buyurdular.Not;Yazı paylaşımının orjinalide tarafıma aittir.''Hayata Edebice Bakan...''yeni edebiyatseverler ile tanışmamıza vesile olması dileği ile burada bulunmaktan onur duyduğumu belirtmek ister saygılar sunarım. Alıntı Kaynak: http://www.edebisohbet.com
_________________ Başkalarından üstün olmamız önemli değildir. Önemli olan dünkü halimizden üstün olmamızdır. -Affetmek ve unutmak iyi insanların intikamıdır.
|
|